Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2019 Pazar

YENİ KİTABIM - EVRENİN ANAHTARI

Selamlar. Sonunda en son yazdığım Orta Evren Günlükleri serisinin üçünçü bölümü olan 'Evrenin Anahtarı' kitabı yayınlandı. Seri sonunda evren muhafızları ve birliğinin çok zorlu geçen mücadelesi ve heyecan dolu macerasının anlatıldığı bu kitabın son kitap olmadığını okurlarıma belirtmek istiyorum. Dünya'ya seyahatin anlatılacağı sonraki bölüm yine nefeslerinizi kesecek bir serüvene konu olacak.

Wattpad'de uzunca bir kısmını yayınladığımı bilmenizi istiyorum. Bu sayede öncesini okuyup fikir edinebilirsiniz.

E-Kitap olarak yayınlanan romanı bulabileceğiniz yerler, Google Play, D&R, İdefix online kitap mağazalarıdır. Saygılarımla...

DİĞER KİTAPLARIM
Yazgı – Fantastik, Polisiye Olaylar Serisi
Yıldız Tozu – Zamanı Göstermek Hünerli Bir İştir
Orta Evren Günlükleri – Ruh Tutucuların Yükselişi
Orta Evren Günlükleri – Evren Birliği
Ümit Rıhtımı – Kaybolanlar (Yeni)
Ümit Rıhtımı – Yansımalar (Yeni)
Lanetliler Şafağı - Üçüncü Göz (Yeni)
Lanetliler Şafağı – Silahşör (Yeni)
Kurtuluşun Sesi - Peter Barış Hoffman (Yeni)

Bulabileceğiniz Yerler:
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 3/24/2019

18 Şubat 2019 Pazartesi

EN İYİ KİTAP SÖZLERİM 014

'Biraz sonra Kalium gezegeninde yerleşim yerine yakın orman bölgesine giriş yapmışlar, oradan da doğru şehrin göbeğinde olan büyücü sarayına ilerlemişlerdi. Kathlyn dışarıda, onların gelişini görmüş, onları bekliyordu iki elini önünde birleştirmiş halde. Rahatça yürümeye alışkın olan Athena onu görünce, birden toparlanmış, yürüyüşü bile değişmişti. Kathlyn’in ona verdiği amansız disiplin eğitimi ondan çok çekinmesine ve ona karşı derin bir saygı duymasına neden olmuştu.'

Orta Evren Günlükleri - Evren Birliği adlı romandan/ Ceyhun Özçelik
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 2/18/2019

12 Şubat 2019 Salı

WESTWORLD

Başlamadan önce şunu belirtmekte fayda var sanırım. Dizi hakkında Ekşi Sözlük'teki 333 yorum dahil tüm yazıları okurken hakkında bu kadar bahsedilen bir dizinin daha olmadığını varsayıyorum. Tabii buna etki eden unsurlardan, dünyanın en iyi oyuncularından olan Anthony Hopkins ve Ed Harris'in dizide olması, Westworld'ü (Batı Dünyası) izlemek için başlı başına bir sebep.

Yine oyunculuk kariyerlerinin zirvesine gelen Thandie Newton ve Tessa Thompson'un muhteşem oyunculuğu da diziyi izlemesi çok keyifli kılan unsurlar arasında yer alıyor.
Peki bu kadar yetenekli oyuncu nasıl bir dizide oynamış? Kısaca buna göz atarsak son dönemde ortaya çıkan yapay zekaya sahip insan yaratma fikrinin uç boyutlara taşındığı oldukça fantastik bir senaryoya sahip olan bir diziden bahsediyoruz.
 Robert Ford (Anthony Hopkins) çok zeki bir mucittir ve üzerinde çalıştığı projelerden biri de yapay zekaya sahip sentetik insan yapımıdır. Bunu zamanla geliştirip dış dünyaya kapalı bir alanda yarattığı Westworld adlı oyun bölgesi, çok zengin insanların hayallerini yaşayacakları bir yer haline gelecektir. Bu bölgenin oyuncuları tamamen sentetiklerden oluşmuştur ve görünen herşey bir kurgudan ibarettir aslında. Bu parka 1000 dolar verip tüm arzularını gerçekleştiren zenginler ise öldürme, seks ve macera içgüdülerini sentetiklerle gidermektedirler.
Bir noktadan sonra işler tuhaflaşmaya başlar çünkü bazı sentetikler senaryonun tekrar tekrar oynatılmasının ardından bazı şeyleri hatırlamaya başlamışlardır. Bu bir arıza olarak değerlendirilir ve buna karşı önlem almaya çalışan ekip lideri, yine oyunculuk olarak
muhteşem bir performans sergileyen usta isim Jeffrey Wright, Bernard sentetiklerden birini özel olarak değerlendirmektedir. Bu sentetik ise Dolores'tir (Evan Rachel Wood)
İlk sezon'da olayların ne olduğunu kavramak için oldukça zorlanıyorsunuz çünkü kurgu karışık ama bir o kadar da takip edilesi. İkinci sezon ise bir çok şey açığa çıkıyor ve aklınıza gelmeyecek süprizler sizi bekliyor. Son sezonun başını çeken Ed Harris dizide beklenenin üzerinde bir performans sergilemiş. 
Ayrıca hikaye batı dünyasından çıkıp doğu kültürünün atmosferine taşınıyor. Tabii kızılderelilerin de son bölümde etkisi ağırlıkta. Daha fazla yazarsam Spoiler vereceğimden dolayı burada bitiriyim en iyisi. 

Son olarak eğer çatlak bir mucitseniz bile mutlaka sizi kontrol etmeSi gereken birilerinin olduğundan emin olun yoksa yaptığınız icatlar bir gün başınıza çok acayip işler getirebilir dedikten sonra mutlaka izlenmesi gereken diziyi kaçırmamanızı şiddetle tavsiye ediyorum.



Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 2/12/2019

28 Ocak 2019 Pazartesi

SON ÇINAR - MİNİ ÖYKÜ / 2.BÖLÜM


Yanan bölge yeni gelen yatırımcılara bir arazi sağlamış ve o bölgeye yeni bir bina yapmaya başlamışlardı. Yanı başımızda yaşayan ve diğer yerden gelen yüzlerce insan ellerinde pankartlarla hep bir ağızdan bağırıyor, binanın yapılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Protesto eden grupların tüm çabasına rağmen, bu büyük binanın yapımına başlanmış, askeri kuvvetler tarafından bastırılan protestocular dağılmıştı. Etrafı çitlerle çevrili bu dev yapı kısa zamanda inşa edilmiş ve hükümet tarafından koruma altına alınmıştı. Bu yapı insanoğlunun birbirlerini yok etmeleri için araç sağlamaya yönelik bir fabrikaydı. Bu da onların ne kadar düşüncesiz ve bencil olduğunun bir diğer kanıtıydı. Güç elde etmek ve diğerlerine karşı üstünlük sağlamak için yaptıkları bu silahlar yine kendi türlerinden birçoğunun ölmesi anlamına geliyor, tamahkârlıkları gün geçtikçe artıyordu.

Bizim için ise buna seyirci kalmak çok acı olacaktı. Yaşam, bizim değerlerimizin en üst seviyesindeydi ve onlar güç için birbirlerinin yaşam hakkını almaktan hiç çekinmeyeceklerdi. Fark edemediğimiz tehlike ise zamanla kendini gösterecek ve engellemek için çok geç kalacaktık.

Dev fabrika faaliyete geçmiş, doğayla ilk teması ise hava yoluyla olmuştu. Binanın üç dev bacasından çıkan ve ölümün gölgesini andıran kara bulutlar üzerimize kâbus gibi çökmüş, ne yapacağımızı bilememiştik. Bizler doğanın nefesiydik ve şimdi bu nefesi tıkamaya çalışıyorlardı.

Sert esen meltem ve lodos bizi rahatlatıyordu zaman zaman. İşte o dönemlerde hızlı hızlı nefes alıp vererek kendimize enerji topluyor ve doğanın nefesini idareli harcamaya uğraşıyorduk fakat tehlike sadece bundan ibaret değildi.

Zamanın yavaşça akması, sükûnetimizi korumamızı sağlamaya yardımcı oluyor ve biz etrafımızda olan değişiklikleri ibretle izliyorduk. Üzerimizdeki ölümcül sis tabakasıyla yaşamaya alışmıştık ama her zaman içimizi ferahlatan o masmavi deniz ve meltemle gelen taze yosun kokusu yoktu artık. Yeşilin ve sarının koyu tonları hükmetmeye başlamıştı deniz canlılarının evine. Pislik ve hastalık kokmaya başlamış, ilk ölümleri de o ara görmüştük. Değişime dayanamayıp, çaresizce nefes almaya çalışarak karaya vuran balıklar yaşamın ince çizgisinin en zayıf halkaları olmuşlardı. Hüznümüz artmaya başlamış, hatta yeterince çabalamadığımız için kendimizi suçlamaya başlamıştık.

Denizin değişmesi sadece bir işaretti aslında. Toprağın, fabrikadan sızıp içine giren zehirli maddeleri bize taşıması çok zaman almamıştı. Önce köklerimizde karıncalanma hissetmiş, sonra tüm bedenimizin uyuştuğunu fark etmiştik. Uyuşukluk geçtiğinde ise tüm damarlarımız patlarcasına acımaya başlamış ve hayat suyumuzun çekildiğini anlamıştık. Kuruyorduk birer birer. Birçoğumuz zehre maruz kalmış ve acı içinde ölmüştü. En güçlülerimizden sadece bir kaçı ayaktaydı. Denge bozulmuştu.

Ben ve diğer birkaçımız, köklerimizin en derinlerinde artık hayatın devamlılığını sağlamayacağımızı düşünerek içten içe ciddi bir yaşam kaygısı taşıyıp, toprağa haykırıyor, acımızı paylaşıyorduk. Artık meltem ve lodosun da yapabileceği bir şey kalmamıştı. Onlarda sessizce çekilmişlerdi köşelerine. Doğada çıt çıkmıyordu.

Ölüme terk edildiğimizi düşünüyorduk ama ne kadar yanıldığımızı anlamamız uzun sürmeyecekti. İnsanoğlu bu duruma fırtına önce sessizlik diyordu, biz ise doğanın savaşçı ruhunun nefesini tuttuğunu. O, nefesi bıraktığında gelenin adı tsunami idi. Son anda fark edebilmiştik bunu ve toprağa sımsıkı sarılarak onu kucaklamıştık. Fabrika yerle bir olmuş, içinden hiçbir canlı sağ çıkamamıştı. Uzun süre önce yerlerinden sürülen insanlar ise bu felaketi görmedikleri için şanslıydılar. Yerlerimizden sürüklenmemize rağmen köklerimiz sayesinde arkamızdaki yüce dağın eteklerine sığınmış ve hayatta kalabilmiştik. Artık, zaman bizim ilacımız olacaktı.

Toprağın, denizin ve geride kalan birkaç kardeşimle benim yaralarımızı sarıp iyileşmemiz çok uzun zaman almıştı. Ama irademiz ve doğanın yardımı sayesinde tekrar eski görevimize dönebilmiştik. Yani bir dönem başlıyordu artık.

Etrafımızda neşeyle şarkı söyleyip, süzülen kuşların yuvaya dönüşleri umudumuzun ilk tohumları olmuştu. Ardından masmavi gökyüzünü kaplayan martıları, altlarında ise denizde dans eden yunusları görmeye başlamıştık. Evlerini yeniden yapmaya başlayan karıncaların bizi kaşımalarını ne kadar özlediğimizi hatırlamıştık. Acımızı ve kederimizi unuttururcasına yeniden nefes alabilmek, dünyanın en büyük mutluluğuydu bizim için.

Kızıl gün batımında balıkçı tekneleri yeniden gezintilerine başlamış, yeni yapılan küçük iskeledeki âşıklara şahitlik yapıyorlardı. Gece ise ayrı bir güzeldi doğamız. Dolunayın canlandırdığı parlayan yıldızlar, yeni oluşan kumsalı aydınlatıyordu keyifle. Hemen gerisinde ise biz ve ev sahibimiz olan dağ yamacı kalmıştı. Geride kalan kardeşlerimle bağlarımız sıklaşmış, birbirimize sıkı sıkıya tutunmuştuk.

Bu güzellik, diğerlerini de yavaş yavaş kendine çekmiş ve kalabalıklaşmaya başlamıştık. İnsanlar burada kalmak ve bu güzelliği paylaşmak istiyor, biz de bunu memnuniyetle karşılıyorduk. Bu her ne kadar güzel bir his olsa da, bundan faydalanmak isteyenlerin de olabileceğini hiç fark etmemiştik. Her zamanki gibi insanoğlunun açgözlülük hissi devreye girmiş, kumsalı, insanların kalabileceği yerler inşa ederek onlardan kazanç sağlamak için değiştirmeye karar vermişlerdi.

Yeni dönem oteller dönemiydi. Onlarca otel yan yana dikilmiş ve sahte görüntüleriyle etraflarını bize benzetmeye çalışmışlar, bunları yaparken de kardeşlerimin tamamını keserek öldürmüşlerdi. Onlar için hızlı ve acısız bir ölüm, benim için ise katlanılması çok zor bir kayıptı bu. Belki en eskileri olduğum için, belki de görüntüm onlara uyduğu için beni sağ bırakmışlardı. Tutunacak hiç kimsem kalmamıştı. Savaşım devam ediyordu ama yalnızlığım beni tüketiyordu.

Artık anlıyorum açgözlü insanoğluyla savaşılmayacağını. Çünkü başlarına ne gelirse gelsin bundan ders almıyor, yine bildiklerini okuyorlar. Artık yapabileceğim tek şey kaldı o da onlara son bir ders vermek. Tüm acımı, yalnızlığımı ve öfkemi köklerime ulaştırdım.

“Doğa ana, ben kalan son çınarım. Bana verdiğin görevi artık yerine getiremeyeceğim ama yapmam gereken son bir şey var. Bunu gerçekleştirmem için bana yardım et!”

Son çınarın sesine cevap veren yeryüzündeki diğer kardeşleri, kökleriyle toprağı titretti ve toprak insanoğluna son dersi vermek için harekete geçti. Tarihin şimdiye kadar görmüş olduğu en büyük depremi gerçekleşiyor, kıtalarda oluşan çatlaklar suyla dolarak, dünyayı yaşanamayacak bir duruma getirmeye başlıyordu. Kaçınılacak durum ortaya çıkmış, açgözlülük insanlara kendi sonlarını getirmişti.
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 1/28/2019

SON ÇINAR - MİNİ ÖYKÜ / 1.BÖLÜM


Doğa savaşçılarıydık biz. Yaşamın kilit noktasında, doğaya, hayata ve sevgiye dair ne varsa savunmaya ant içmiştik. Çok çetin badireler atlatmıştık kardeşlerimle. Şimdi hepsi gitti, hüzünlü anılarını ve hayat izlerini arkalarında bırakarak. Yavaş yavaş yok edildiler acımasızca.

Ben en sonuncusuydum. Zamanımın azar azar tükenmekte olduğunu biliyordum. Yaşamak için hayata sımsıkı sarılmış, yalnızlığımın acısını sineye çekerek umudumu yitirmemeye çalışıyor, doğanın bana sunduğu muhteşem nimetleri sabırla paylaşmaya devam ediyordum.

Yüzlerce yılın ağırlığı vardı üzerimde. Köklerim, geçmişe sımsıkı bağlı, atalarıma kadar uzanıyordu. Onlar ki yaşamın temel taşları, doğanın en güçlü koruyucularıydı.

Asırlar boyu süren savaşta bu büyük mücadelede yanımızda olanlar da gücünü yitirmeye başlamıştı artık. Gelişen yeni düzen yok olmamızı istiyordu. Bizim yok olmamız onların da yok olması demekti. Elbette farkına varacaklardı ama artık çok geçti. En güçlülerimizi yok ettiklerinde başlarına gelenlere anlam verememişler ve başka yöntemlerle durumu düzeltmeye çalışmışlardı.

Zaman hep bizim yanımızdaydı belki ama açgözlülük ile savaşamazdık çünkü bu, yeni nesillere hızla aktarılan bir düşünceydi ve her nesil daha da saldırgan olarak yetişiyor, açgözlülükleri daha da artıyordu.

Yine de hayatı paylaşmaktaki savaşım devam edecek ömrüm boyunca ta ki bu düşünceleri değişinceye kadar.

Deniz yosunlarının taze kokusu geliyor burnuma. Kim bilir ne zamandır hissetmemiştim bu baharla gelen meltemin sürüklediği taze duyguyu. Ağaçkakanlar, tıkırtılarına başladılar yine her sabah olduğu gibi. Kışa hazırlanmak için belki çok zaman var ama yuva kurmaları da sabır ister onlar için. Deniz huzurlu bir güne hazırlanıyor. Ne de olsa yuvası olduğu canlılara rahatlık sağlaması gerekiyor. Toprağın yiğit işçileri, yemek biriktirme işlerine hız kazandırmış, her zamanki düzenlerinde yol alıyorlar. Ne de çoklar? Ne zaman bu karıncaları hissetsem tatlı bir kaşıntım olur, hafifçe ürperirim ama aynı zaman da mutlu eder beni.

Toprak; Bağımlısı olduğum muhteşem varlık. İçinde olmak ta dışında olmak ta ayrı bir zevktir. Hem üremenin kaynağı hem de huzura kavuştuğumuz yerdir o. Tekrar tekrar doğaya sunar bizi bıkmadan, usanmadan. Arkamda, toprağı ve bizi besleyen yüce dağ ise geriniyor sabah seheriyle güne hazırlanmak için.

İşte böyle bir yerde yaşıyorum hüzünlü hatıralarımla. Çok olay gördüm geçirdim ama o ilk mücadeleyi hiç unutmuyorum.

Yüce dağın eteklerinde yerleşmiştik kardeşlerimle. Sevgi ayı gelmesine rağmen, onun en yüksek tepelerindeki, doğanın saf yüreğini aksettirircesine yeşil elbisesinin üstüne sarılmış olan ve güneşin yeryüzüne düşen gülümseyen yüzünü bize yansıtan ak pelerinini hâlâ görebiliyorduk. Hemen eteklerinin bittiği yerde, sımsıcak çalıların içinde yerimizi almış ve deniz kıyısına kadar yayılmıştık özgürce.

Camgöbeği rengi durgun kıyının içinde görkemli resmimizi görmek bizi şaşırtırdı bu zamanlarda. Denizin mavisi, gökyüzüne renk veriyor, baharın sesleri neşelendiriyordu doğamızı. Yeşilin her tonunu veren sudaki aksimizle, havada aceleyle kanatlarını çırpan ardıç kuşlarının gölgeleri birbirine karışıyor, gölgeleri takip edip yakalamaya çalışan deniz kefalleri uçuşuyordu sakin deniz yüzeyinde.

Bulunduğumuz yer, yeryüzüne cennetten kopup gelen bir parçasıydı sanki. Suyun rahat zeminine kurulmuş geniş kara parçasının denize uzanan kolunun üzerindeydik.

Yetiştiğimiz geniş arazide hayatı sürüklemek için yanı başımızda, var gücümüzle çalışıyorduk. Zaman kavramımız yoktu ama belki yüzlerce yıl önceydi. İlk gelenleri gördüğümüzde şaşırmış ama gizlice izlemeyi tercih etmiştik. Önceleri, iki ayaklılar diyorduk onlara kendi aramızda. Bu türe daha önce hiç rastlamamış ve ne olduklarını anlayamamıştık ama zamanla onlara karşı duyduğumuz ilk hislerin ne kadar yanlış olduğunu fark edecektik. İnsandı onlar. Temel içgüdüleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, amaçları için kendi kendilerini bile yok etmekten çekinmeyen bir tür.

O zamana kadar hiç iki ayaklı görmemiştik ama ilk gelen ikisinin aynı türün farklı cinsleri olduklarını anlayabilmiştik. Birbirlerini usulca sokulmuş bağlılıklarını pekiştiriyorlardı. Âşıklardı onlar. Sevgi bizim de en değer verdiğimiz histi. Onları anlıyor ve takdir ediyorduk. Birbirlerinin isimlerini kazıyorlar, başkalarının görmelerini ve aşklarının ölümsüz olduğunu haykırmak istiyorlardı.

Sonra gelenler ise kendi bencilliklerinin kurbanı oldular. Kamp kurmuş birkaç kişi vardı aralarında. Doğanın onlara sunduğu canlıları avlayıp beslenmelerini tamamlamışlardı ama bir şeyi unutmuşlardı ayrılırken. Kamp ateşini tam olarak söndürmemişlerdi. Bahar aylarıydı. Sıcak ve sert esen bir lodosun tanıklığını yapıyordu doğa.

Ateş; İnsanoğlu onu keşfettikten sonra hayatta farklı adımlarla yürümeye başlamış, belki her şey değişmişti onlar için ama bizim için hep aynıydı. Kontrol edilemezse neler olabileceğini düşünmeyen varlıkların bu gücü nasıl kullanacaklarını bilmemeleri çok cahilceydi.

Ateşin bize ulaşması uzun sürmedi. Azar azar artan acımız bir süre sonra lodosun da yardımıyla hat safhaya ulaşmıştı. Birçoğumuzun ortaya çıkan gaz ve dumanla nefes alış verişi zorlanmış, doğaya gereken nefesi sağlayamamıştık. Yanı başımızda yaşamaya başlayan insan topluluğu yangını durdurmak için ellerinden geleni yapıyor, denizden su çekip bize yardım etmeye çalışıyorlardı ama nafile bir çabaydı bu.

Yağmur; Doğanın, üzerinde yaşayanlara bir armağanındır o. Toprağın en büyük destekçisidir her anlamda. Bizim ise en büyük kurtarıcımız oldu.

Büyük yangın tüm hızıyla devam ediyor ve insanların çabaları yetersiz kalıyordu. Biz ise birbirimize olan bağlarımızı kullanıp köklerimizle tüm doğaya haber salmıştık. Yok olacaktık ve bu, yaşam dengesinin de yok olması anlamına geliyordu. Tüm kardeşlerimiz, çağrımızı duymuş gökyüzüne ihtiyacı olan şeyi, su buharını göndermek için tüm gözeneklerini açmış ve terlemeye başlamışlardı. Hızla toplanan bulutlar yeryüzünde şimdiye kadar görülmemiş bir yağmur deryasına başlamış, doyasıya yıkamıştı tüm küreyi.

İki hafta süren acımız son bulmuştu ama birçok kardeşimiz yanarak can vermiş, acı içindeki sessiz çığlıkları ise en kötü anılarımıza ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Ateşin yaratıcıları ise kendi hatalarından kurtulamamış, dumandan boğulup ölmüşlerdi. Bu, gelecek olan tehlikenin de habercisiydi. Yok edilişimiz, yok edilişleri anlamına gelecekti ileride.

İşte böyle başladı ilk mücadele bencil ve düşüncesiz insanlarla ama sunduğumuz hayatı yok etmeleri o kadar kolay olmayacaktı.

Yangından kurtulan ben ve geride kalan kardeşlerim doğanın nefesini toparlaması için var gücümüzle çalışıyorduk. Asırlar boyu süren uğraşımız sonucunda, toprak çabamızı ödüllendirircesine yeşile can vermiş, çorak kalan arazi canlanmaya başlamıştı. Sayımız azalmış olsa da doğaya ve birbirimize bağlılığımız artmıştı.

Fakat insanoğlunun gelişme çabaları da son hızıyla devam ediyor, bu uğurda yollarına ne çıkarsa kontrol altına almaya çalışıyor, yapamazlar ise yok etmekten çekinmiyorlardı. Yeni gelen tehlike çok uzun sürecek bir doğa savaşının başlangıcı olacaktı. Çünkü kontrol altına alınma, kısıtlanma sırası bize gelmişti ve açgözlülüğe karşı olan ilk savaşımızdı bu.
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 1/28/2019

27 Ocak 2019 Pazar

KOZMO KAPLUMBAĞA DEVRİMİ - SERİ 2


Simon’ın başından geçen olaydan üç gün sonrasıydı. Tüm Dünya Hükümet liderleri aynı anda toplantıya çağırılmış çoğu zamanlamayı ve müsait olmadıklarını bildirince tuhaf olaylar başlamıştı. Tüm randevuları bir şekilde iptal oluyor ve görüşmeye gidecekleri kişiler kaza geçiriyor ya da o kurumlarda çeşitli patlamalar oluyordu. Tüm bu olanlar eş zamanlı olarak tüm başkanların başına gelmişti. Onlara gelen her mesaj, her çağrı ve her randevu tek adresi gösteriyordu. Birileri onları bir araya getirmeye çalışıyordu. Bunun için ise en güçlü devletin başkanı kullanılıyordu.

Zaman gelmiş Dünya Liderleri eş zamanlı olarak Hükümet Sarayı’nın toplantı salonunda toplanmışlardı. Dışarıda ise her hükümetten gelen bir güvenlik ekibi onlara eşlik eden Hükümet Sarayı korumaları vardı. Bir kilometre çapında etrafta gezen her insan gizli servis ajanıydı aslında.

Toplantı başlamış geniş dairesel salon masasının yanında hepsi yan yana oturmuş, her biri önünde, üzerinde ülkelerinin ismi bulunan siyah dosyaya göz atmaya başlamışlardı.

Çin devlet başkanı her zamanki gibi dosyalara bakmadan önce başkana direkt soru yöneltti.

“Sayın başkan niye buraya çağırıldığımızı ve konunun neden bu kadar önemli olduğunu açıklar mısınız?” dedi sabırsızca.

“Sabredin lütfen! Sabır erdemdir. Her şeyi açıklayacağım kısa zamanda.”

Dosyaları açanlar gözleri şaşkınlıktan kocaman olmuş anlamsız gözlerle, kendileriyle dolu resimlerine bakıyorlardı ancak resimler başkasının hayatı ile ilgiliydi. Dosyanın en sonunda ise Dünya nüfusu ve her ülke nüfusuyla ilgili on yıl geçmişe dayanan bir veri dosyası bulunuyordu. Herkesten önce okumayı bitirip, Amerikan başkanına dönen Türk lider,

“Burada bizlere tıpatıp benzeyen kişilerin hayatlarını görüyoruz. Nüfus durumu ise her ülkede son on yılda tam tamına iki katına çıkmış durumda. Ne eksik ne fazla! Bu ne anlama geliyor? Her ülkede aynı insandan iki adet mi var? Çünkü bildiğim kadarıyla bir ikizim yok. Hiçbirimizin yoktur sanırım. Ayrıca bu veriler tam olarak doğru mu? Eğer doğru ise doğal olan doğumlarla artan nüfus fazlası nerede?” dedi soran gözlerle diğer devlet başkanlarına bakıp.

Salonda bulunanlar dosyalarını okuyup kapattılar. Başkan onlara bakıp, “Şimdi size bir hikâye anlatacağım ve eminim burada bulunan hiç kimse bu hikâyeye inanmayacak. O yüzden hikâyenin sonunda size bir de kanıt sunacağım. Bu kanıtla beraber sizden bir karar vermeniz istenecek. Dünya’nın kaderini belirleyecek bir karar!” dedi.

Geniş yuvarlak masanın hemen karşısında dev bir ekran vardı. Başkan anlatmaya başladığında sadece elini kaldırarak ekranın açılmasını sağlamıştı. Birçoğunun gözünden kaçmamıştı bu ancak hiçbiri hikâyeyi kaçırmak istemedikleri için dikkatle dinlemeye başladılar.

“Bu gördüğünüz beyler ve bayanlar, üç yüz milyon yıl önce Dünya’nın hali. O dönemde bu topraklarda sadece vahşi hayvanlar vardı.”

Bu arada ekranda resimler değişiyor, dinozorlar, dev mamutlar, yırtıcı kuşlar gösteriliyordu.

“Bu da yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış en uzun evrimi yaşayan canlı.”

Ekranda bir kaplumbağa vardı.

Lafa giren Rusya Başkanı, “Hayvan demek istediniz herhalde!” dedi. Ona sertçe bakan başkan, “Siz insanoğluna göre hayvan!” dedi sertçe.

Bu tepkiyi ve yorumu salonda bulunan hiçbiri beklememişti. Neler döndüğünü anlamaya çalışıyorlardı. “Siz, insanoğlu” diye hitap etmişti onlara başkan. O zaman o kim veya neydi?

“Lütfen lafımı kesmeden dikkatle dinleyin!” dedi kendinden beklenmeyecek şekilde gür bir sesle ve resimleri teker teker gösterip anlatmaya devam etti.

“Sizin deyiminizle Samanyolu Galaksisi’nde Dünya şurada bulunuyor. Fazla değil sadece beş ışık yılı üstünüzde, Proxima’nın hemen sol üst tarafında bulunan diğer bir güneş sisteminde bulunan Chelon gezegeninde çok daha farklı yaşam koşulları oluşmuş durumdaydı bir zamanlar. Her yeri yumuşak sıvı dokuyla kaplanmıştı ve atmosfer çok daha az oksijen üretiyordu. Bu koşullar sizin türünüze göre değildi ama yine de yaşabiliyordunuz. Tek farkla; gelişim için gerekli oksijeni almayan beyinleriniz sizi gelişmekten alıkoyuyordu.

Oysa aynı koşullarda olan kaplumbağalar, zamanla çok ileri düzeyde bir topluluk olmuştu. Bu durumda bile size gerekli yaşam koşulları sağlayıp gelişmenize müsaade edilmişti ta ki yeterince güçlenip bizimle savaşana kadar. O zaman bu kadar gelişmiş olabileceğinizi düşünmemiştik ancak yine de geride kalan insan topluluğunu yok olmaktan kurtarmak için sizi buraya Mezopotamya topraklarına bıraktık.

Aynı zamanda milyonlarca yıl önce bu topraklara gelip, gelişim bakımından gerileyen atalarımızı ziyaret ettik. Geride kalanlar için insanların sözünü aldık. Atalarımız burada her zaman güvenle yaşayacaktı böylece eğer başımıza bir şey gelirse yeniden başlayacaktık. Bizim teknolojimiz ve onların tohumlarıyla yeniden doğacaktık. Ancak bize verilen sözler tutulmadı. Kaplumbağa ırkı neredeyse yok olmak üzere. Sırf sizin kendinizi geliştirmek adına bu gezegenin ekolojik dengesini bozmanız yüzünden hem de!”

Diğer ülke başkanları onu ciddiyetle dinliyor, bir yandan da onun kafayı yediğine inanmaya başlıyorlardı ancak hepsi sonuna kadar dinleyecek kadar sabırlıydı.

“Şimdi ise gezegenimiz yok olmak üzere. Güneş patlaması yaşadık ve o kendi kendini onarıncaya kadar başka bir gezegende yaşamamız gerekiyor. On yıl önceydi buraya gelişimiz. O zamandan bu zamana insan ırkını takip etmemiz kolaylaştı. Önceleri yaşayan her insanı kopyalayarak sahte bir yaşamla başka bir yerde gerçek kimliklerimizi sakladık. Şimdi ise doğan her insan çocukla beraber aynı şekilde kaplanmış vücudu olan yeni bir birey oluşturabiliyoruz. Birçoğunuzu yok etmemiz gerekti başta çünkü üremenizin sınırı yok ve boyutunuz bu gezegenin taşıyamayacağı kadar büyük tabii bu hızda çoğalmaya devam ederseniz.

Gelelim bu güne. Ekranda Dünya gezegeninin etrafını ve uyduları görüyorsunuz sadece ama bu sadece sizin Hidrojen yoğunluğundaki algı genişliğinizden kaynaklanıyor. Göremediğiniz şey ise sadece bizim gezegenimizde olan ve algınızın göremeyeceği kadar farklı bir frekansta işlem yapılan Turtinityum molekülü. Şimdi ekrana dikkatle bakın!”

Kafasını Simon’un ikizi olan yabancının yaptığı gibi hızla titretti ve birden durdu. Ekran’da Dünya’nın etrafını tamamen saran devasa açık mavi, neredeyse saydam gibi görünen gemiler sarmış, Dünya, gemilerden görünmez olmuştu birden. Masanın üzerindeki iki adet kırmızı telefon şiddetle çalmaya başlamış, gökyüzü kararmış ve aşağıda insanlar koşuşturmaya başlamıştı.

Başkanlar endişe ve korkuyla kapalı olan cep telefonlarına sarılmışlar ama hatları çalışmadığını görünce şok olmuş vaziyette başkana bakmışlardı.

Başkan ise bir anda tüm kıyafetleri ve vücut derisini üzerinden sıyırarak mavi saydam ışın haline gelmişti. Odadakiler şimdi ona dehşetle irkilmiş halde bakıyorlardı. Kapıya doğru kaçmaya çalışan bile olmuştu ancak kapıdaki korumalar gözleri mavi bir ışık saçar halde onların önüne geçmişti.

Elleri önde bağlı, ayakları yere sarkmış, havada olan kaplumbağa, kafasıyla onları süzdü. Daha sonra kafasını öne eğerek,

“Herkes sakin olsun. Amacımız işgal değil. O yüzden hepinizi buraya aynı anda çağırmak için bu kadar uğraştık. Bu gezegen sizin yaşamanızı karşılayamayacak hale gelecek bir süre sonra. O zaman yapabileceğiniz bir şey kalmayacak. Neslinizin sonu yıkımla olacak. Oysa sizden yaklaşık yedi ışık yılı olan Tranto gökadaları bölümünde, güneş sistemi sizinkiyle neredeyse aynı, yaşam koşulları tıpkı burası gibi olan ve yüzölçümü Dünya’nın neredeyse iki katı büyüklüğünde bir gezegen var. Yukarıda gördüğünüz gemiler burayı işgale değil buradaki milyarlarca canlıyı bu gezegenden taşımak için geldi. Sizden istediğimiz bu kararımıza saygı göstermeniz. Kimseyi zorla götüremeyiz o yüzden size bir teklifimiz var. Burada en değerli madeniniz olan altını size sağlayacağız. Her ülke başına bin megatondan bahsediyorum.”

Durdu ve üstüne bastırarak, “Beyler ve Bayanlar! Dünya gezegenini sizden satın almak istiyoruz!” dedi.

“Biz gezegen satmayız! Bizde satılık gezegen yok! Defolun buradan! Sizi gidi aşağılık kozmo kaplumbağalar.”

“Simon!, Simon! Ne sayıklıyorsun öyle! Uyan hadi bu kadar çok içilir mi! Off! Dağıtmışsın burayı!”

“Ha! Ne! Kaplumbağalar iş… işgal e..diyorlar. Ne? Neredeyim?”

“Haha! Ne kaplumbağası, ne işgali? Sen ne içtin akşam öyle? Belgesel izlerken uyuyup kalmışsın! Ben kapattım televizyonu.”

“Ahh! Başım nasıl ağrıyor? Uçak yolculuğu da çarptı herhalde. Paris’teki garip olay aklımdan çıkmadı bir türlü. Üstüne bu belgesel bir de haber izleyince tam olmuşum. Ne rüyaydı ama. Gerçek gibiydi ama çok ta komikti gerçekten. Kaplumbağalar Dünya’yı bizden satın almaya geliyor. Hah! Ne hayal gücüm varmış benim de!” dedi Simon kendine gelirken.

Akşam yorgun olduğu için daha uzakta olan kendi evine gitmeye üşenmiş ve kız kardeşim dediği, yetimhanede beraber büyüdükleri Doroty’nin yanına gelmişti.

“Neyse! Dur ben sana bir kahve yapayım da kendine gel!” dedi Doroty mutfağa doğru giderken. Birşeyler daha mırıldanmıştı Simon’ın duymadığını düşünerek ama ağzından çıkan fısıltı halindeki son cümleleri duymuştu Simon.

“Sana göstereceğiz kozmo kaplumbağa devrimi nasıl olurmuş!” diyordu hafif mavi ışık saçan gözleriyle ona son bir bakış atan Doroty.
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 1/27/2019

KOZMO KAPLUMBAĞA DEVRİMİ - SERİ 1



Dünya üzerinde birçok kişi bir benzeri olduğunu düşünür bazen. Çoğu zaman insanlar ikiz olarak yaratıldıklarına bile inanmışlardır ama hiçbir zaman o kişiyle karşılaşmazlar. Kendilerine gösterilen kişi hakkında ise “Sadece beni andırıyor.” diye düşünürler.

Birleşmiş Milletler genel sekreterinin yakın koruma görevlisi olan Simon için sıradan bir gündü aslında. Sekreterin Fransa başkanı ile toplantısı vardı. İşi gereği Dünya’nın her köşesini geziyor ve bu onun sıkıcı sayabileceği hayatının en renkli doğasıydı. Her ülkeyi, insanlarını ve doğal güzelliklerini kısa da olsa görme şansı oluyordu.

Asker olma kararını çok genç yaşta almıştı. Bir yetim ve öksüz olan Simon ebeveynlerini hiç tanımamış, Madrid devlet yetiştirme yurdunda büyümüş ve eğitimini orada tamamlamıştı. İspanyol özel kuvvetlerine katıldığında daha yirmi yaşına yeni basmış, sonrasında savaşma becerileri konusunda çok yetenekli olduğunu kanıtlayınca Amerika’da özel kuvvetlere katılmıştı. Orta Doğu operasyonlarındaki üstün başarısı onu bugünkü çok önemli sayılan yakın koruma pozisyonuna getirmişti. Oysa o bunun bir işkence olduğunu düşünüyordu zaman zaman.

Siyahî Genel Sekreter oturduğu arka koltuktan, önde şoförlük yapan Simon’a dikiz aynasından bakarak,

“Nasıl buldun burayı?” dedi işaret parmağıyla Eiffel Kulesini gösterip.

“Çok güzel bir şehir efendim.” diye cevap verdi geniş omuzlarının üstünde taşıdığı güneşte yanmış esmer, sert yapılı, biçimli yüzünü aynaya çevirerek. Klasik damla güneş gözlüklerinden aynaya baktığı belli olmuyordu. Pencereden gelen hafif esinti, yandan ayrılmış kısa koyu kumral saçlarını hafifçe yukarı kaldırmıştı.

Az sonra Paris’in merkezinde bulunan başkanlık sarayına gelmişlerdi. Aracın anahtarını kapıda onları karşılayan görevliye veren Simon sekretere eşlik ederek onu kapıdan geçirdi. Başkan onu karşılamış ve sekreteri içeri davet ederken her zaman ki gibi Simon dışarıda, kapıdaki diğer korumalarla kalmıştı. Görüşme uzun sürmüş ve onun canı sıkılmıştı ama görev icabı orada beklemesi gerekiyordu. Yanındaki diğer korumalardan biri onu anlamış gibi yavaşça kulağına doğru eğilip,

“İlginç bir şey görmek ister misin?” diye fısıldadı yarım İngilizcesiyle.

Soru soran gözlerle ona bakarken koruma, hemen arkasındaki güvenlik kameralarını izleyen ekranların olduğu odaya açarak ona kafasıyla takip etmesini işaret etti. Ne olacak ki diyerek arkasından içeri girdi. Kapıyı yavaşça kapayan diğeri, oradaki görevliye kendi dillerinde bir şey söyledi. O da hafifçe gülerek sağdaki kapalı ekranlardan birini açıp Paris’in arka sokaklarından birine bakan kameraya bağlandı ve önceden kayıt edilmiş olan görüntüleri göstermeye başladı.

Burası keşlerin, yankesicilerin ve kimsesizlerin durak yeri olan, 91. cadde dedikleri, polisin bile giremediği, pis ve çok tehlikeli bir yerdi. Ekranda iki zenci genç ot içiyor, arkada bir fahişe patronuyla kavga ediyor, aralarından elindeki büyük sustalıyı parmaklarından oynatarak geçen ufak boylu, zayıf, saçları yandan çizgi halinde kazınmış bir serseri onlara tip tip bakarak hızlıca yürüyordu.

Bu görüntülerde bir ilginçlik görmemiş hatta canı daha fazla sıkılmıştı ki yanında ki koruma bekle diyerek onu uyardı. Ekrana tekrar bakınca, iki kişi daha fahişenin konuştuğu beyaz kovboy şapkalı ve kürklü siyah deri ceketi olana yanaşarak ona çarptılar. Kendisini soymaya çalıştığını anladığı tiplere belindeki Desert Eagle marka silahını çıkaran kadın satıcısı onlara bağırıp bir şey söyledi. Durup ona bakan tipler biz bir şey almadık dercesine kollarını iki yana açmışlardı. O sırada yerde bir hareket oldu ve gölgelerden çıkarcasına kürklü adamın arkasına doğru yerden kalkan evsiz, elindeki sivri uzun demir çubuğu arkasından aniden soktu. Göğüs kafesinden çıkan kanlı çubuk işini hemen bitirmişti adamın.

Fahişe çığlığı basarak kaçmaya başlamış ancak köşe başında aralarından geçen kafası çizik kesici tarafından durdurulmuştu. Duvara dayanan keşler hiçbir şey olmamış gibi kafaları uçmuş halde ot içmeye devam ediyorlardı. Öldürdüğü adamın içinden çıkardığı çubuğu eline alan adam hemen kafasının üstündeki kameraya bakarak kanlı demiri yaladı ve pis bir sırıtışla onu kameraya sapladı. Görüntü gitmiş görevli onlara bakarak bir şey söylemişti.

Dışarı çıkan korumalar, beklemeye kaldıkları yerden devam ettiler. Simon ise “Ben de canı sıkılan bir ben varım diyordum.” dedi içinden gülümseyerek.

Görevi bitmiş ve kaldıkları süitte odasında uzanıyor ve düşünüyordu. Ekranda gördüğü görüntüler ona pek ilginç gelmemişti aslında ama onun için çok daha ilginç bir şey yok muydu? Aklına geliyor ama olamaz diyordu içinden. Sıkıntıdan uydurma şeyler gördüğünü düşünmeye başlamıştı herhalde. Fakat içindeki ses onu rahatsız etmeye devam ediyordu ve bir türlü susturamıyordu onu.

“Gördün değil mi? Çok benziyor sana. Aslında ikizin kadar benziyor. İyice baktın gözlerine değil mi? Tıpkı sen. Aslında o sensin. Sen de o. Sen de diğerleri gibi çift yaratıldın. İşte bu da senin diğer yüzün. Diğer sen. O da sensin.”

“Yeter! Git kafamdan! Beni andırıyor hepsi bu!”

“Sen kendini kandırmaya devam et. Senin ikizin o. Onu görmelisin. Ne olduğunu çözmelisin. Belki, kim bilir belki anne ve babanın kim olduğunu bile söyleyebilir. Git! Bul onu!”

Ertesi gün genel sekreterle Brüksel’e dönen Simon bir hafta izin aldı ve ilk uçakla Paris’e geri döndü. Kafasındaki ses hiç susmuyor, sürekli sorular soruyor ve onu uyarıyordu. Artık daha fazla karşı koymayacak ve onu bulacaktı. İlk olarak başkanlık sarayında onunla görüşen korumayı buldu ve ondan görüntülerin nerede çekildiğini öğrendikten sonra 91. Caddeye doğru yola çıktı.

Caddenin yüz metre gerisinde onu bırakan kıvırcık saçlı Hintli taksi şoförü, “Ancak buraya kadar gelebilirim. Geri kalan yolu yürüyeceksiniz.” dedi endişeli ses tonuyla.

Aradığı kişiyi sokak arasındaki dar sokakta bulabileceğini biliyordu. Üzerindeki mavi kot pantolonunun paçalarında sakladığı küçük bıçağı ve parmak tabancası ve beline sakladığı 45’lik, dolu ve ateşlenmeye hazırdı. Üzerindeki kahve tonlu kumaş ceket, belindekini saklamaya yetmişti. Sokak köşesinde pazarlık yapan keşler onun yabancı olduğunu anlayıp sinirli tavırlarla bakıyorlardı. Aralarından bir tanesi Fransızca bir şey söyleyip cebindeki küçük çakıyı ona doğru uzatarak yaklaşmaya başladığında, o çoktan belindeki silahı çıkarmış namlunun ucuyla geriye gitmesi için elini sallamıştı satıcıya. Gerileyen satıcı arkasını dönerken telefonunu çıkararak arama yapmaya başlamıştı. Çok zamanı yoktu. Onların yanından geçerek sağda, kameranın takılı olduğu dar sokağa doğru yavaşça ilerledi. Yerde olan evsizler ellerinde şarap şişeleri ile gündüz vakti soğuk kaldırım taşlarının üstünde keyif yapıyorlardı.

Hepsini bir bir inceleyen Simon onun burada olmadığını anlamıştı. Hemen sonra arkasında beliren, daha önce izlediği kamera görüntülerinde gördüğü, saçları yandan kazınmış kafası çizik genç, elindeki silahı doğrultarak ona doğru yaklaştı. O da silahını ona çevirmiş ve göz göze gelmişlerdi şimdi. Koruma ona,

“Birini arıyorum. Sadece konuşacağım. Bela istemiyorum.” Dedi sakince.

“Kimmiş bu aradığın ve sen kimsin adamım?” dedi çizikli zar zor konuştuğu İngilizcesiyle.

“Patronunu arıyorum!” derken onun gözlerinin hafifçe kaydığını fark etmişti. Yavaşça eğildi ve elini paçasına götürüp diğer silahını kapar kapmaz sağ arka tarafında beliren adama doğrulttu ve,

“Olduğun yerde kal. Yaşamaya devam et.” dedi. Sesinden çok soğukkanlı olduğu belli oluyordu. Gölgenin içinden yavaşça çıkan adamın elleri boştu.

“Sakin olun bayım. Size zarar vermek niyetinde değilim. Sadece neden beni aradığınızı merak etmiştim ama şimdi anladım.” dedi ona dikkatle bakarak. Karşısında onun ikizi duruyordu ve o buna hiç şaşırmamış gibiydi. Birden kafası titremeye başladı. Sanki istemsizce yapıyordu bunu. Gözbebekleri koyulaştı ve hızla titreyen kafası aniden durdu. Tekrar Simon’a bakıyordu şimdi.

Hayatında böyle garip bir durumla hiç karşılaşmamıştı. Karşısında çok garip biri vardı ve kafasının titrediği o an sanki başka bir yerde gibiydi ikizi. Simon bir şeyin onunla bağlantıya geçtiğine yemin edebilirdi.

“Gitmem gerekiyor. Sayende huzura kavuşup bu gereksiz çileden kurtuluyorum. Senin de gitme vaktin geldi. Diğer hayatta belki görüşürüz.” dedi gülümseyerek ve tekrar gölgenin olduğu bölüme doğru geri çekildi.

Aynı anda sanki bir kabukmuş gibi üzerindeki kıyafetler ve vücut derisi yere doğru aktı. Masmavi bir ışın demeti kısa bir süre belirdikten sonra yok oldu. Yerde kalan deri kısım ise gri bir toza dönüşmüştü. O sırada ağzı bir karış açık olan Simon ona doğru yaklaşan sıska yankesiciyi son anda fark ederek kafasına silahın kabzasıyla vurmaya çalıştığını anlayıp koluyla onu engelledi. Diğer eliyle kafasını tutup kendisine sertçe çekerek bir kafa atan koruma burnunun kırılma sesini hissetmişti. Yüzünden kanlar boşalan genç yere boş bir çuval gibi yığıldı. Keşler olanları görmüş ama geride durmayı tercih etmişlerdi.

Simon’ın ise kafası hala o olaydaydı. Nasıl oluyordu bu? O kim veya neydi? Kafasında ki soru işaretlerini çözmeye gelmişti aslında ama şimdi çok daha soru oluşmuştu beyninde. Araştırmaya karar verdi ve nereye bakacağını iyi biliyordu.
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 1/27/2019

26 Ocak 2019 Cumartesi

GÖRÜNMEZ AJAN - MİKRO ÖYKÜ

Haber, Olay, Kitap, Öykü, güzel

“Birincisini vuruldu! İkincisine geçiyorum! Jon, ikinci sineği kayda hazırla!”

“Hazııır! Kayıttayız! İyice yaklaş bu sefer. Bu kaybettiğin altıncı nanovar!

“Tamam, tamam. Dikkat ederim.”

Hava oldukça sıcaktı çöl bölgesinde. Başkan El Fahdi, korumalarıyla beraber geniş, içerisinde leylakların ve sümbüllerin bulunduğu, hurma ağaçlarının gölgelediği villasının bahçesinde akşam yemeği yiyordu. Çok değil iki gün önce bölgeye gelen birleşmiş milletler askeri bölüğüne çöl yolunda tuzak kurmuş, onlara güzel bir hoş geldin partisi düzenleyerek üç Birleşmiş Milletler askerini öldürüp konvoyu, yola kurduğu mayınlarla yok etmeye çalışmıştı.

Jack, kafasının yarısını kaplayan seyir kaskını kafasına yeniden geçirip, elindeki uzaktan kumandayla, nanovarı açık pencereden içeri doğru uçurdu.

“Eveet! İşte, gidiyoruz. Şu ense köküne bir konabilirsem tüm bilgiler bende olacak. Bakalım sonraki hamlen neymiş El Fahdi.”

Bu sefer fark edilmemişti küçük sinek. Yavaşça adamın ense köküne kondu ve boynuna önce hissizleştirici sprey sıktıktan sonra iğnesini yavaşça batırdı. İçinde bulunan mikro halatı omuriliğinden beyne giden sinirlere doğru yönlendirdi. Halatın ucundaki yapay hat, bağlantı noktasını bulduğu anda ona yapışarak beynin zihinde tutulan bilgilerine ulaşmaya çalışacaktı.


                                   ...................................

“Neden Jack? Neden yaptın bunu?” diye soruyordu sorgulama dedektifi binbaşı Karl ona, karanlık odada. Cevap yoktu. Ülke başkanına suikast düzenlemişti ve neredeyse başarılı oluyordu. Daha üç gün öncesinde zihinsel sağlık problemi nedeniyle orta doğudan geri gönderilmişti.
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 1/26/2019

2 Nisan 2017 Pazar

AYLIK ÖYKÜ SEÇKİSİ

http://oykuseckisi.com/secki-arsivi/

Eminim ülkemizde fantastik, bilimkurgu seven öykü veya roman okuyucularının mutlaka yolunun düştüğü takip ettiği bir yerdir Kayıp Rıhtım.

İlk öykü denemelerime başladığımda fantastik ve bilimkurgu eserlerinin hastası olan benim de uğrak yerim olmaya başlamıştı burası. Sonrasında rıhtımda gezinirken gördüğüm Aylık Öykü Seçkisi, benim o  sıralarda aradığım yerdi belki de ve uğrak yerim olmuştu bir süre sonra.

Burası yeni yazma deneyimlerine başlayan, kendini denemek veya yazdığı öyküyü paylaşmak isteyenlerin her ay takip ettiği şirin bir köşe. Aynı zamanda deneyimli yazarların da uğrak yeri olması itibari ile aslında bir nevi eğitici ve öğretici bir yer aynı zamanda.

Ben de ilk denemelerimi burada yayınlamayı uygun bulmuştum ve iyi ki de öyle yapmışım. İçinde binlerce öykü denemesi ve bu denemelere gelen eğitici yorumların olduğu bu alana göz atmalısınız mutlaka...

Öykü Seçkisi Arşivi için: http://oykuseckisi.com/secki-arsivi/



Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 4/02/2017

28 Mart 2017 Salı

BENİM EVRENİM / 3.BÖLÜM


Az sonra odanın etrafındaki eşyaların şekli bozulmaya başladı. Her yer kararmış, sadece beyaz noktalar halindeki bulutumsu insan şekli, önündeki havada asılı duran sarı noktaların yerlerini değiştiriyor, onları düzenliyordu. Hemen karşısında süzenler duruyor, adeta bir kelebeği andırıyorlardı.
"Merhaba zaman yolcuları. Ricamı yerine getirmişsiniz. Sağ olun!"
"Sorun yok ancak neden onca süreyi aşıp geçmişe gittiğimizi merak ediyoruz!"
"Anlatayım! Gittiğiniz zamanda insanların sezgi gücünü en yüksek duruma getirecek kişi ortadan kayboldu. Diğer nesilleri incelediğimde bu olay sonumuzu getiriyor, evreni şekillendirme ve düzenini korumada üstleneceğimiz rolü geçersiz kılıyor. Hiçbir geçmiş temayı değiştirmeden bu sorunu engellememiz gerekiyordu. İşte bu yüzden o dönemden birini seçtik ve insanlığı bir üst seviyeye taşıyacak öğretiyi kendisine işledik. Onun buluşu sayesinde yok olmaktan kurtulacağız!"
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 3/28/2017

27 Mart 2017 Pazartesi

BENİM EVRENİM / 2.BÖLÜM


"Buradaymış bizimki!"
"Kapıyı çalmayı öğretemeyeceğim ben sana. Ne var yine?"
"Kapı mı? Ne onlar öyle; kapı, bahçe, deniz, güneş! Bir de dört ayaklı vardı. Neydi ismi? Köpük mü? Ne gereksiz şeyler, sanki onlara ihtiyacın var!"
"Sen anlamazsın! Onlar benim atalarımın temel yaşam taşlarıydı. Tabii, zerreciklerden oluştuğun için bu kavramları bilmemen doğal ama saygı göster en azından."
"Her neyse! Süzenler geliyor. Verdiğin mesajı gerekli zamana götürmüşler."
"Sağ ol! Çıkarken kapıyı kapatmayı unutma!"
"Kapı! Ah şu İnsanoğlu!"
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 3/27/2017

26 Mart 2017 Pazar

BENİM EVRENİM / 1.BÖLÜM



Ay ışığı, odanın karanlığını yavaşça ele geçirmiş, o, derin uyku nehrinde yüzerken sadece sessizlik melekleri vardı havada oynaşan. 
Boşlukta oluşan saydam iki baloncuktan çıktı gök kuşağı süzenleri. Kanatlarını hızla çarpıp ışıldayarak geziniyorlardı uykucunun kulağının dibinde. İğne boyutundaki vücutları bembeyaz parlıyordu rengârenk kanatlarının altında.
Dikkatle onun kulağına yaklaşıp vücutlarından çıkan yeşil ışını delikten içeri yolladılar. Işın yavaşça beyin damarlarının içinde yolunu bulup, beynin en hassas yerindeki temel öğreti nöronlarını sardı. Az sonra gerekli nakli yapmışlardı. Hızla yükselerek havada oluşan balonların içine girip geldikleri gibi bir anda yok oldular.
Kaynak: Mikro Öykü Seçkisi adlı kitabımdan...(Wattpad)
Yazar: Takılıyoruz Bizbize - 3/26/2017