Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!

16 Haziran 2019 Pazar

FRED VAN FLEET'S BEST PLAYS 2019

FRED VAN FLEET'S BEST PLAYS 2019


▶ Watch FreeDawkins Daily Updated Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch 2018-19 NBA Most AWESOME Videos - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Luka Doncic Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch LeBron James Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Derrick Rose Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Giannis Antetokounmpo Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Kyrie Irving Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch James Harden Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Nikola Jokic Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Paul George Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Russell Westbrook Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Damian Lillard Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch D'Angelo Russell Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Ben Simmons Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Joel Embiid Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Donovan Mitchell Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list... ▶ Watch Trae Young Updated Video Playlist - https://www.youtube.com/playlist?list...
Yazar: Jakob Corewill - 6/16/2019

13 Haziran 2019 Perşembe

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ? HOMOJENİZE YOĞURT

Kimi zaman hepimizin beslenme ile ilgili bazı şüpheleri, bazı endişeleri olabiliyor. Bunları gidermenin iyi yollarından biri ise iyi araştırma yapmak. Neyse ki piyasada bu konuda bize yardımcı olabilecek birçok kaynak mevcut.

Gelelim yakın zamanda yaptığımız araştırmalara. Bunlardan ilki ev yoğurdu ve homojen yoğurt hakkında olacak. Hepimiz ev yoğurdunun gerçekten çok daha taze ve doğal olduğunu ve bu yüzden tercihen alınması veya yapılması gerektiğini düşünürüz. Ben de bu şekilde düşünüyorum hala ancak bir farkla. Yoğurdu tüketmemizin sayısız faydaları olduğu aşikar. Bunlardan en faydalısı tabii ki yoğurdun bir probiyotik kaynağı olması ve bağırsaklarımız için vazgeçilmez bir besin olduğu. Bu noktada yaptığım araştırma probiyotik kaynağı olarak hangi yoğurdu seçmemiz gerektiği ile ilgiliydi.

Bu noktada her zaman takıldığımız ana unsur homojenize yoğurdun neden ekşimediğiydi. Bunun içine koruyucu madde konulması ile olduğu şüphelerimiz vardı ve genel kanı hep bu yönde aslında ancak durum bu değil.

Yoğurdun istenilen kıvam, lezzet ve besleyicilikte olması için; Mikroorganizmalardan arınmış süt kullanılması, taze maya kullanılması, mayalamanın uygun sıcaklıkta ve sürede yapılması gerekir. Ev yapımı yoğurtlar bu koşullarda üretilemeyeceği için, ambalajlı yoğurtlara göre daha çabuk ekşirler.

Son olarak tabii ki doğal olarak yapılan yoğurtlar da gerçekten çok sağlıklı ancak hemen tüketilmesi gerektiği kanısındayım. Saygılarımla...


Yazar: Jakob Corewill - 6/13/2019

5 Haziran 2019 Çarşamba

BİTTER AMA HANGİSİ?


Selamlar. Bitter çikolata ile ilgili bir önceki yazımızdan hatırlarsanız, kakaonun insan vücuduna neden çok faydalı olduğunu ve ne şekilde tüketmemiz gerektiğini anlatmıştık. (Bakınız - Bitter Çikolata Mucizesi) Tabii ki bununla yetinmeyerek bu sefer piyasada en çabuk ulaşacağımız bitter çikolataları ve besin değerlerini araştırmaya başladık.

İlk olarak Eti, Ülker ve Buono markalarının besin değerlerini incelediğimizde her birinin 100 gramında %30'un üzerinde şeker ilavesi olduğunu görüyoruz. Burada Buonu şeker ilavesiz sütlü çikolatayı ayrı bir yere koymak gerekiyor ancak her ne kadar maltitol ile tatlandırılıp laktoz etkisini düşürücü bakteri üretimi sayesinde sindirimi rahatlatsa da içindeki kakao oranı sadece %30 olduğu için diğer alternatiflere yöneldik.

Bu esnada karşımıza çıkan Nestle 1927'nin %82 lik kakao değeri olan çikolatası hemen dikkatimizi çekti. Bir çok araştırmanın sonuçlarını değerlendirip, besin değerlerini ve vücuda etkisini karşılaştırdığımızda, 100 gramındaki %20 lik şeker oranı, kakao yüzdesi ile sağlıklı gıda kategorisinde diğer rakiplerini rahatlıkla geçiyor.

65 gramlık pakette her bar 1 gram şeker ilavesi içeriyor. Bu da demek ki gönül rahatlığıyla şeker dengenizi bozmadan bir porsiyon yani beş bar tüketebilirsiniz, tabii günlük 22 gram şeker ihtiyacınızı da düşünerek. Keyifli ve sağlıklı günler... 

Maltitol: Bir şeker ikamesi olarak kullanılan bir şeker alkoldür. Esmerliğin% 75–90'ında tatlılık ve esmerleşme hariç neredeyse aynı özelliklere sahiptir. Sofra şekeri yerine kullanılır, çünkü yarısı kaloriktir, diş çürümesini arttırmaz ve kan şekeri üzerinde bir miktar daha az etkiye sahiptir.



Yazar: Jakob Corewill - 6/05/2019

4 Haziran 2019 Salı

YAZGI - FANTASTİK POLİSİYE ÖYKÜLER



YAZGI - İNTİKAM

Gece, tüm karanlığı ile yüreğine çökmüştü. Camekânlı odanın oya işlemeli tül perdesinin arasından içeri süzülen donuk ay ışığı, allara bulanmış ellerinin arasındaki gümüş hançerin kanlı yüzeyine dokunmuş, kararan hissiz gözlerine yansımıştı.

Sermaye olan bedeni, pespaye gönüllerin eğlencesi olmaktan çıkmıştı artık. Ruhunu ise çok önceleri, yaşanmamış çocukluğunda kaybetmişti, kaybettirilmişti. Duygusuz dünyasından ona kalan yegâne şey biricik kardeşinin anısıydı. Ondan sonrası ise bulanıktı.

Açlık kasırgası henüz vurmamıştı gecekondu bölgesini ama fırtına yakındı ve sırra kadem basan ayyaşların, ruhunu satan kevaşelerin yurdu olmuştu yaşadığı yer. Pazar malı olan biçareler, açlık ve zevk eksikliklerini gideriyordu insan müsveddelerinin. Geniş tepenin yamacına üst üste sıralanmış çarpık gecekondular açlığın ve sefaletin hüküm sürdüğünün göstergesiydi adeta.

Kir ve toz içinde kalmış, sümüklü veletler, kozalakları tekmeleyerek maç yapıyorlardı taşlı patikada. Patikanın başında beliren kumral, dalgalı saçlı küçük kız, hafifçe esen rüzgârın saçlarını dalgalandırmasına aldırmadan, pembe plastikten ayakkabılarını taşlara vurmaya çekinerek ufak adımlarla ilerlemekteydi. Üzerindeki yırtık pırtık mavi örgü yeleği, içine giydiği kirli gri tişörtü ve eskimiş mavi pantolonuyla soğuk havaya meydan okuyordu. Yolun kenarından geçerken kozalağı kovalayan veletler üzerine doğru gelmiş, o da kenara kaçmıştı yavaşça.

O sırada gecekondudan çıkan, rengi atmış beyaz atleti, iri göbeğinin üzerinde kalmış olan ayyaş adam, göbeğini kaşırken uyku sersemliği ile ona çarpmış ve etli eliyle kafasını ittirerek,“Çekil ayağımın altından!” demişti sersemce.

Elindeki çöpten topladığı parçalanmış kitap sayfalarını düşüren küçük kız, zar zor öğrendiği okumasını geliştirmek için evine götürüyordu onları. Yere düşen sayfaları yavaşça topladı ve aksak adımlarla sağa, yukarı doğru yönelerek kaldıkları fakirhaneye yol aldı.

Yoksulluk tarlasında açan bir başaktı Ayşegül. Henüz çok ufak yaşlarda itilmişliğe alışmış, alıştırılmıştı. Yalnız ve sevgisiz bir çocuktu. En sevdiği iki şeyden ikincisi okumaktı. İlki ise kardeşi idi. Mutlu kelebekler dans ederdi ufacık yüreğinde, kardeşi Oğuzcan’ı şefkatle kucakladığında. Alamadığı sevgiyi ona verirdi. Yemediği azığını ona yedirirdi.

Çok önceleri terk eylemişti yavrularını gariban anneleri. Koca dayağına dayanamamış, canını zor kurtarmıştı vahşi adamın elinden. Çocuklarını bırakmış ama onların acısını hep yüreğinde taşımıştı. Alkolik olan babalarıyla kalan çocuklar yaşama savaşı veriyordu yeni kurulan düzende.

Ayyaş babaları eve nadiren gelir, geldiği zamanlar kâbus anları başlardı. Üvey anneleri olan entarisi yamalı, yalınayak, kapçık ağız, çatısız Kehribar’ın ise ne zaman ne yapacağı hiç belli olmazdı. “Fahişenin sıpaları! Üstüme kaldınız!” derdi hep.

Kışın getirdiği zalim soğuk, yemeğe ve sıcaklığa muhtaç, zavallı bedenlerini donduruyordu. Delik deşik köhne gecekonduda Ayşegül, henüz bir buçuk yaşında olan kardeşine sarılmış, bir yandan akan burnunu eliyle siliyor, bir yandan da onu sıcak tutmaya çalışıyordu çaresizce.

Kehribar içeri girdiğinde, onlar bir ayağı kırık, eski kanepede yatıyorlardı. Pis kadın çarpık ağzıyla,“Bırak o veledi! Bulaşıkları yıka sürtük!” diye azarladı zavallı kızı.

Uyuyan bebeği ürkütmeden yavaşça kalkan kız, buz tutmuş ellerini ısıtmak için üfleyerek lavabonun yanına gitti. Kehribar ise Oğuzcan’ın yanına gitmişti. Rengi solmuş, minik bebek hiç hareket etmiyordu. Elini alnına koyduğunda çocuktan hiç sıcaklık gelmediğini fark eden kadın nafile bir çabayla çocuğu sarsıp uyandırmaya çalışmıştı. Ayşegül, ağlamaya başlamış, ona bir şey olmasından çok korkmuştu ama artık çok geçti. Minik bebek sonsuz uykusuna dalmıştı çoktan. Gerçeği anlayan Kehribar avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

“Seni aşağılık! Onu sen öldürdün! O kadar sıkmasaydın ölmeyecekti! Kahpenin dölü! Bunu ödeteceğim sana!”

Ayşegül hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ama ağlaması Kehribar’ın oklavayla acımasızca onu dövmesinden değil, hayatında en çok sevdiği ve onun için en değerli varlık olan kardeşini kendi elleriyle öldürmesindendi. Çatlak kadın o kadar sert vuruyordu ki Ayşegül bir süre sonra kendini kaybetmiş, bunu gören Kehribar, öldüğünü zannederek onu ve minik yavruyu ağzını gelişigüzel bağladığı bir çuvala koyup onları dondurucu soğukta boğazın derin sularına atmıştı.

v

Nane molla gecelerin mayhoş sırdaşı yaşlı balıkçı Telli baba, yeşil parkesinin içine sakladığı köpek öldüreni yudumluyordu boğaz kenarında. Martılar, kahvaltılarını sebepleniyorlardı serin kış sabahında. Sis, yeni yeni kalkıyordu yayılarak üzerinde oturduğu boğaz sularının durgun yüzeyinden. Telli baba, sahile vuran küçük kızın bedenini gördüğünde bulutlu kafasıyla yapabileceği en iyi şeyi yaparak eliyle kızın midesine bastırmış, ağzından sular gelen Ayşegül şans eseri kurtulup hayata geri dönmüştü. Minik kardeşi ise derinlerde bir yerde rahatsız uykusuna dalmıştı çoktan.

Kardeşini kaybetmek onu derin bir sessizliğe itmiş kalbini de suların altında bırakmıştı sanki onunla beraber. Kendini durgun suların kucağına birkaç kez bırakmaya çalışsa da Telli baba onu yakalamış ve kardeşine ulaşma çabası her defasında son bulmuştu. Ne yapacağını bilememişti yaşlı adam bu eksik akıl, küçük kızla.

Telli baba derlerdi ona çünkü bir zamanlar ünlü bir kanuniydi. Çaldığı zaman neşelenirdi gönüller. Onun şarkıları ile akardı gece Beyoğlu’nun en iyi meyhanelerinde. Ne var ki şarap onun belalısıydı. Kendini kaybedene kadar içmeye başlayınca iş göremez olmuş ve deniz kenarındaki terk edilmiş barakada yaşamaya başlamıştı. Kilo almış, gri saçları sakallarına karışmış gariban bir balıkçıydı artık. Eşi ve çocukları da onu terk etmişti çok uzun zaman önce. Hayatın bir tek anlamı vardı onun için artık. O da şişenin dibini nerede olsa bulmaktı. Sahilde balık avlar, onları satıp hayatının anlamını satın almaya giderdi hemen.

Onu sahilde bulduktan sonra fakirhanesine götürüp ısınmasını sağlamış ve karnını doyurmuştu Telli. Ne var ki orada kalamazdı Ayşegül. Ayrıca günden güne sararıp solmaya başlamıştı. Bir şey yemiyor, konuşmuyor sadece dalgın dalgın denize bakıyordu.

Kendine zor bakan yaşlı adam ara sıra yanına uğrayan dilenci başı, gevrek, uzun boylu, kel ve dişsiz Salih’e bahsetmişti ondan. Salih de eğer kızı verirse ona iyi para vereceğini söyleyince o da kabul etmişti. Ne de olsa yaşam şarap davasından ibaretti onun için.

Henüz on iki yaşında olan Ayşegül için farklı bir hayat çizgisi belirlenmişti. Yazgısı onu garip ve acımasız bir girdaba sürüklüyordu. Alınıp satılan bir hayattı onunki artık ama o hayata anlamsız bakmaya başlamıştı artık. Annesini kaybetmenin acısı yetmiyormuş gibi kardeşi de ondan alınmış artık ne için yaşadığını bile bilemez olmuştu. Kaderine razıydı sanki.

Dişsiz Salih, ona dilencilik zanaatını anlatıyor, kemikli uzun sert elleriyle acımasızca işkence edip orasını burasını kurcalayarak, istediklerini yapmazsa çok daha kötü şeyler olacağını söylüyordu. Bölgenin en çetin dilenci başıydı. Kırklarında kır, kıvırcık saçları sadece kafasının yanlarında kalmıştı. Oldukça uzun boylu ve zayıftı esmer adam. Tüm sokaklarda ona bağlı yüzlerce çocuk çalışıyor, onları besliyor organize ediyor ve üzerlerinden oldukça iyi para kazanıyordu. Ona dişsiz demelerinin sebebi yanlış kişilerin tekerleğine çomak sokmasından dolayı dişlerini eline vermelerindendi. O zamandan beri takma dişlik kullanıyordu Salih.

Aradan geçen iki senede Ayşegül büyüyüp, serpilmeye başlamıştı. Artık o baygın halinden de sıyrılmış ve dilencilik yapmak zorunda olmadığı zamanlar tekrar okuma çalışmaları yapıyordu. Acısını hafifletmenin en güzel yoluydu bu onun için. Salih’in gözüne batmamaya çalışıyordu ve aynı kaderi paylaştığı diğer çocuklarla sakin bir hayat sürdürmeye başlamıştı.

Ara sıra aşağı mahallelere gelip piyasaya yeni düşenleri kontrol eden ve onları tuzağa düşüren yardakçı, kesik kulak Melahat onu fark etmiş ve henüz taze olduğunu anlayınca onun üzerinden kazanacağı parayı düşünüp ağzı sulanmıştı. Gecekondu bölgesine yakın olan şehir merkezinin alt sokaklarının birinde büyük bir restoran işletiyordu. Ona kesik kulak demelerinin sebebi alt şehir piyasasının tüm olaylarını bilmesi ve bu bilgileri toplamadaki hüneriydi. Yeri ve zamanı geldiğinde bu bilgiler satılabilir veya kullanılabilirdi. Onun ustalığı da buradaydı. Herkesle iş yapabilir ve her işi bitirebilirdi toparlak kadın. Kızıl kıvırcık saçlarının altındaki ufak kafası dev vücudunun altında kayboluyordu adeta.

Ara sıra genç kızların peşine düşer, ele geçirdiğini iyi bir fiyata tanıdığı ünlü kanunsuzlara veya sosyeteye pazarlamaktan çekinmezdi. Şeytana bile pabucunu ters giydirecek cinsten çalışırdı kafası. Salih’in dişlerini döktürten de oydu ama o çok daha başka biri olduğunu zannederek hayatına devam ediyordu.

Hemen planını yapan Melahat, onu dişsizden satın alarak çok zengin bir mafya babası olan Faça Hüseyin’e pazarlamıştı. Faça ile kimsenin bilmediği bir geçmişleri vardı. Ona her türlü bilgiyi o sağlıyordu. Karşılığında ise Faça onun güvenliğini sağlıyordu. Ne olduğunu anlamayan genç kız önce restorana getirilmiş, karnı doyurulduktan sonra önce kuaföre oradan da elbise almak üzere mağazaya götürülmüştü. Şaşkın haldeydi. Başına bir şey gelmesinden korkuyor ancak ne olabileceğini anlayamıyordu Ayşegül.

Restorana geri geldiklerinde tombul kadın onu acımasız gözlerle süzerek,“İşte böyle kızım, işte böyle. Güzel olmalısın. Değerini göstermelisin.” diyordu.

Az sonra Mersedes marka beyaz araç restorana yanaştı ve içinden çıkan iki irikıyım takım elbiseli adam Melahat’ın masasına siyah bir çanta bıraktı ve kızın kollarından tutup onu araca bindirdi. Hızla uzaklaşan aracın camından Melahat’ı gören Ayşegül onun çantaya bakarak şeytani bir şekilde gülümsediğini izliyordu.

Araç şehir merkezindeki Lante Plaza binasının altındaki kapalı otoparka girdi ve gözden kayboldu. Burası Faça’nın paravan şirketine ev sahipliği yapan iş yeriydi. Yurtdışına tekstil ihracatı yaptıklarını söylüyorlardı ancak araştırıldığında bulacakları şey yıl boyunca sadece bir tır gönderilen sentetik kumaştan yapılma çorap olacaktı.

Başına bir şey geleceğinden endişelenen ufak kızın hissettikleri gerçekten de doğruydu ancak kaçabileceği hiçbir yer, yapabileceği hiçbir şey yoktu. Faça’nın yer altındaki gizli bürosunda zorla ırzına geçilen, henüz on dört yaşındaki Ayşegül’ün yüreğindeki son masumiyet kırıntıları da yok olmuş, virane olan ruhu dipsiz kuyu misali kararan gözbebeklerine yansımıştı. Acı içinde kıvranıp ağlarken kardeşi aklına gelmişti. Kehribar’ın elinden yediği dayağı ve sonrasında denize atılışını hatırlıyordu. Birden kardeşinin denizde ona bakan aklaşmış gözbebeklerini ve ona uzanan elini gördü. O an acısını unutmuş ve sadece o gözlere odaklanmış, kendini o gözlerde kaybetmişti. Yine dalmış ve kendi dünyasında kaybolmuştu. Yolunu bilmiyor ama bulmaya da çalışmıyordu. Artık hiçbir şey hissetmiyordu. Yaşamıyordu hatta.

Sinsi kadın para kaynağını bulmuş, her ay onu mafya babasına pazarlıyordu. Aradan dört ay geçmiş ve küçük kızın karnı şişmeye başlamıştı. Faça, ondaki değişimi anlayarak onu öldüresiye dövüp hastanelik etmiş, çocuğu düşürmesi için ise özellikle karnını tekmelemişti vahşi adam. Son anda kurtarılan talihsiz körpe, çocuğu düşürmüş ve yine ölümden dönmüştü. Artık ruhsal dengesini tamamen yitirmiş, konuşmayı bile unutmuştu.

Ayşegül’ü caninin elinden alan Melahat, onun bu durumunu kavramıştı. Onu kendine getirmenin tek yolu vardı artık o da ona yeni bir benlik kazandırmaktı. Bunu yapmak için ise onu uzun süre uyutmak ve sonra ayılmasını sağlamak gerekiyordu. Sıra hiç değişmezdi. Önce satar, sonra uyutur, ardından başka biri yaratır, tekrar satardı.

Onu uyutması için esrar satıcısı Keş Ali’ye teslim etti. Aslında kendisi hiçbir bağımlı eden madde kullanmamıştı ama yine de yolda gören onu tam bir keş sanırdı. Siyah kıvır kıvır saçlarını arkadan bağlar, hep spor kıyafetler giyerdi bu tıknaz, esmer tenli adam. Gözlerinin altındaki torbalar koyulaşmış haldeydi hep oysaki tozdan değil uykusuzluktandı onun ki. Yıllardır çekerdi uykusuzluğu. Şanslıysa günde bir iki saat uyuyabilirdi sadece.

Yıllarca madde satıcılığı yapmış ve düzenli çalıştığı için bölgenin sorumlu adamı olmuştu. Uyuşturucu trafiği onun elindeydi. İstediği gibi yönlendirip, istediği şekilde satış yaptırıyordu. Eskiden o, mal alıp satabilmek için mafyanın ayağına giderdi. Şimdi ise tüm tacirler piyasaya mal sokacakları zaman önce onu bulmak zorundaydılar. Yoksa sonları diğerleri tarafından yok edilmek olabilirdi. Ali’nin diğer işi ise Melahat gibi beyaz kadın ticareti yapanlara servis ve ev sağlamasıydı. Kendine bağlı çalışan en az on ev vardı ve bu evlerde pezevenklerin malları barınıyordu. Ali’nin yanında dumanlı iki sene geçiren kendini bilmez haldeki zavallı Ayşegül, yazgısının bir başka hüzünlü yolculuğuna çıkıyordu.

Oraya gittiğinde dağılmış halde olan kızı gören Ali, onun kumaşının iyi olduğunu sezmiş ve onu bambaşka biri yapmak için kolları sıvamıştı. Bunun için önce onun uyutulması ve hiç ayık gezmemesi gerekiyordu. Beyne format atmak dedikleri şeydi bu. İki sene bu halde gezmiş ve nerede ve kim olduğunu bilmeden ondan faydalanılmıştı. Ancak Ali onu diğerlerinden ayırmış ve güzelleşmesi için tüm tedavilerini ve bakımlarını yaptırmıştı. O, iş için mükemmel bir adaydı. Bu yüzden onu Melahat’in elinden alması gerekiyordu. Çünkü şehirde yaşayan ve Melahat’e göre çok daha zengin kişilere pezevenklik yapan Peruklu Naciye onu görünce kesinlikle iş yapmak isteyecekti.

Naciye ise üç katlı en az otuz odalı çiftlik evinde yaşıyor ve bunun gibi dört eve bakıyordu. Uzun boylu, ellilerinde ve biçimli vücudunu hala göstermekten çekinmeyen elbiseleri tercih eden sarışın, yeşil gözlü güzel bir kadındı. Ona peruklu demelerinin sebebi hep farklı peruk kullanması değil kırklarında bir deri hastalığı yüzünden dökülen saçlarıydı.

Naciye işlerini iki şekilde yürütüyordu. Birincisi kendisi için sürekli çalışan bir ekibi vardı. Kimseyi zorla çalıştırmazdı ancak bilirlerdi ki işin içine girdikten sonra çıkış yoktu. Bir kere alınacak bir karardı bu onun için çalışacak kişilerde. Bir de sonradan devşirilen kızlar vardı ki onları dışarıda servise gönderir çoğu zamanda birine satardı.

Peruklu Naciye için alıştırılan ve adının bile ne olduğunu unutan genç kız, on yedi yaşındaydı ve hazırdı. Başak sarısı lüle saçlı, gül pembe yanaklı, nehir yeşili gözleri süzgün bakışlı, baştan çıkarıcı bahar kokusu tenli, kayıp gecelerin yalnız ve ruhsuz yolcusu, satılmış zevk kraliçesi Banu’ydu artık o.

Keş Ali şeytan kadınla anlaşma yapmanın kolay olmadığını biliyordu. Ona yalan söylerse sorun çıkacaktı. O da niyetini direk Naciye’ye anlattı. Naciye çevresi çok geniş biriydi ve bu durum için ağırlığını koymaya karar vermişti. En iyi müşterilerinden biri olan Faça’ya durumu anlattı. Bu iş artık sadece onun elindeydi. Onunla anlaşma yapan Naciye, ona ileride birini bedava verecekti. Anlaşma sağladıktan sonra Ali, Melahat’in yanına gitti ve kız için ödemesi gereken parayı teslim etti.

“Bu yaptığını unutmayacağım Ali. Şimdilik kulak üstü yapıyorum ancak yine de borç hanene ekledim bunu. İleride ne zaman istersem bana bir iyilik borçlusun. Unutmasan iyi edersin!” demişti restorandaki geniş patron koltuğuna oturan enli kadın.

Banu’nun nefes kesici güzelliği kısa sürede sosyetenin dillerine destan olmuştu. Çok para kazanmış, kazandırmıştı. Duygusuzdu. Sadece nefes alır, işini yapar ve yoluna devam ederdi. Hayatı başkalarının elindeydi belki ama o yaşıyor muydu? Kendisine bunu soruyordu ara sıra. Kimdi? Ve yaşama amacı neydi?

Bir sene sonra Naciye, ondan yeterince faydalandığını düşündüğü için artık reşit olan kızı evli ve çok zengin birine sattı. Kuma gittiği eve girerken evde onu karşılayan karnı burnundaki kumral, hamile kadın, ona nefretle bakmaktaydı. Onun yanından geçerken kadının hiddetli nefesini ensesinde hissetmiş ve sıktığı dişlerinden acı bir ıslık sesi gibi gelen fısıltısını duymuştu.

“Seni aşağılık o…!”

Az sonra lüks cipiyle eve gelen çam yarması, pala bıyıklı, esmer adam, diğer odaya geçmiş, hamile kadın ise çığlık atarcasına bağırmaya başlamıştı adama.

“Şerefsiz godoş! Bunu da mı yapacaktın bana?”

“Kes sesini be kadın!” diye gürleyen adam, hala ağzında bir şeyler geveleyen kadını dövmeye başladı.

Yan odadaki kapının aralığından içeriye bakan Banu, yere düşen kadının karnını vahşice tekmeleyen caniyi izliyordu. Hiçbir şey hissetmeyen kıza bu görüntü hiç yabancı gelmemişti. Az sonra saçlarından sürüklenerek dışarı çıkarılan hamile kadın kanlar içerisindeydi ama köpüren ağzıyla hala bir şeyler mırıldanıyordu. Yüzü gözü şişmiş, tek gözü kapanmış, kolları vücudundan bağımsız bir organmış gibi hareket ediyordu. Kadını evin dışına sürükleyen adam cipin arka kapısından onu zorla içeri soktu ve kapıyı kapatıp kilitledi. Geri dönüp evin açık kapısından kafasını uzatan adam ona bakıp, pis pis sırıtarak, “Geliyorum yavrum!” dedi.

Adama garipçe bakan genç kız, kapı kapandığında birden hatırlamıştı. O görüntü zihninin tavan arasına sıkışmış olmalıydı. Bulanıktı bu anı ama bir zamanlar Ayşegül diye birinin varlığı hala orada, içeride bir yerdeydi.

Sessiz geceyi soluk ışığıyla aydınlatan keyifsiz dolunayın altında, kafası güzel olan sarhoş adam, siyah cipini park ettikten sonra sallanarak eve girdi. Kapıyı kapattı ve “Ben geldim yavrum!” dedi kelimeleri ağzında yuvarlayarak. Etraf karanlıktı ve göz gözü görmüyordu. İki katlı evin alt kat ışığını yakarak etrafa bakan adam hiç kimseyi göremeyince kaşlarını çatmış ve üst kata çıkmıştı. Yatak odasına doğru yöneldiğinde bayıltıcı parfüm kokusu geliyordu burnuna. Odaya yavaşça giren adam yatakta olmasını umduğu kız için yatağın üzerine baktı. Çarşaf kabarıktı.

“İşte buradasın!” dedi iştahla.

Çarşafı kaldırdı ama sadece yan yana dizilmiş yastıklar vardı. Ay ışığı karanlık odayı aydınlatıyor, adam şaşkınca bakıyordu yatağa. O an gözleri fal taşı gibi açılan adam, inlemişti ve inlemeye devam ediyordu. Soğuk çeliğin, kaynayan kanına dokunuşu onu yavaşça yere çökmeye zorlamış, vücudu, omuriliğinden beynine kadar uyuşmaya başlayıp güçsüzleşen hantal bacakları onu taşımaz olmuştu. Hissettiği acıya burnuna gelen şehvetli parfüm kokusu karışıyor ve bu, olanları anlamasını güçleştiriyordu. Gözleri ay ışığının parlaklığına takılmış ve ayağa kalkması gerektiğini hissetmiş, kendini zorladığında ise artık bunun için çok geç olduğunu anlamıştı.

Saç köklerinin acısı ile sarsıldı. Manikürlü, pembe, uzun tırnaklarını saç derisine geçiren ve ince parmaklarıyla saçlarından tuttuğu adamın kafasını geriye yaslayan Ayşegül, böbreklerini delik deşik ettiği gümüş hançeri adamın boğazına dayamıştı.

Adamın kendi değerli hançeriydi bu. Birçoğunun uzuvlarını kesmekte ve onlara faça atmakta kullanmıştı onu.

Kararmış gözlerinde acımasızlık perdesi vardı Ayşegül’ün. Yavaş yavaş kesmeye başlamıştı adamın boğazını. Kanlar yere fışkırıyor, garip sesler çıkarıyordu tavuk gibi boğazlanan cani. Yaptıklarının bedelini ödeyecekti.

Az sonra işini bitirmiş olan genç kız adamı bırakmış ve yere yığılışını izlemişti sessizce. Yerde hala garip sesler çıkaran adam acıyla son nefesini veriyordu. Hamile karısını döven, doğmamış çocuğunu öldüren, zorla ırzına geçen Faça Hüseyin, kendi kanının içinde can çekişerek ölmüştü.

v

Çocukluğunu hiç yaşamamış, hayatı boyunca hırpalanmış ve kullanılmıştı o. Sevgisiz yaşamında tek özlemi kardeşine tekrar kavuşmaktı. En büyük pişmanlığıydı bu aynı zamanda. Onu hep korumak istemiş ama yanlışlıkla ellerinde can vermişti minik bebek. Sonrası, sonrası ise yaşanmamıştı hiç. Onun için sonrası olmamıştı. Olmamalıydı. Özgürdü artık.

İşte bunları düşünüyordu boğazın kasvetli sularına çakılmadan önceki son metrelerde. Kesilmiş film şeritleri halindeydi saniyelere sığan anlamsız anıları. O sulardaydı biricik kardeşi Oğuzcan. Ona kavuşacaktı sonunda. Gözlerini kapattı ve son sözlerini geçirdi aklından.

“Canım kardeşim, yanına geliyorum! Özgür ve hep beraber olacağız artık.”

Ayşegül, erkek kardeşini öldürmenin bedelini ödeyebilecekti sonunda. Pişmanlığının başka çaresi yoktu. Ona tekrar kavuşmak için kendini yüz altmış metrelik boğaz köprüsünden atmıştı.

Oysaki kardeşini üşümemesi için sararken havasız bırakarak öldürdüğünü zanneden Ayşegül’ün tüm hayatını değiştirebilecek olan acı gerçeği kimse fark etmemişti. Son yılların en soğuk gecesiydi ve küçük kız kardeşini ne kadar sararsa sarsın, o soğuğa minik Oğuzcan’ın çelimsiz bedeni dayanamamıştı. Onu, Ayşegül değil, açlık ve soğuk öldürmüştü.

v

Kendini karanlık bir odada devasa bir şöminenin önünde alevlerin oynaşmasını seyrederken bulmuştu Ayşegül. Suyun içindeki görüntüler gözüne geliyordu. Kardeşini gördüğünü zannetmiş ama yine o boş aklaşmış gözlerle karşı karşıya gelmişti derinlere doğru kayarken. Şimdi ise buradaydı. Ateş çok gür yanıyordu ama kendini çok soğuk hissediyordu. Nefesini dışarı verdiğinde soğuk sis bulutunu fark etmişti. Etrafına bakındı. Oturduğu geniş koltuğun karşısında bir koltuk daha vardı. Cam masanın üzerindeki şampanya kadehinde kan kırmızısı bir sıvı yarıya kadar doluydu. Alevler daha hızlı oynaşmaya başlamış ve içindeki kara duman, karşısına doğru havada süzülerek şekillenmişti.

En ufak bir tedirginlik yoktu kızın yüzünde. Sadece oluşan şekle anlamsız gözlerle bakıp ne olacağını seyrediyordu. Korku ve endişe duyguları uzun süre önce sökülüp alınmıştı ondan. Keder ve üzüntü de hissetmiyordu. Tek hissettiği şey kalbinde kalan ufak bir özlem kırıntısıydı, hepsi o. Önünde bir adam şekillendi ancak üzerine giydiği uzun siyah elbisenin büyük kapüşonundan yüzü görünmüyordu. Elinde çok uzun siyah bir tespih vardı adamın. Alevlerin çıkardığı kara dumandan oluşan adam yavaşça karşısındaki koltuğa oturdu. Ayşegül şimdi iki kırmızı nokta seçebiliyordu kapüşonun içinde.

“Sevgili kızım! Benim kim olduğumu biliyor musun?” diye seslendi adam gür inlemeye benzeyen ve karanlık odada hafifçe yankılanan bir sesle.

Kafasını iki yana sallayan kız onu tanımadığını ifade ediyordu. Ancak sonrasında konuşmaya başladı. Bu Ayşegül değil içinde doğan ve benliğini hapsettiği Banu’nun kararlı ve kendinden emin sesiydi.

“Kim olduğunu ve ne istediğini bilmiyorum ama ben verebileceğim her şeyi verdim. Benim için yaşamanın bir anlamı ve amacı yok. Peki! Söyler misin yaşama amacı olmayan birine ne diyebilirsin?”

“Ne diyebileceğimden öte bir amaç verebilirim küçüğüm.” dedi gizemli adam ve sözüne devam etti.

“Yaptığın şey içinde ki gerçek ateşi yaktı ve benim sana ulaşmamı sağladı. Başka birinin canını alıp kendini yok ettin ama içinde bitmeyen bir hesaplaşman var ve ben sana bu konuda yardım edebilirim.”

“Değil sen, kimse bana yardım edemez artık. Ben küçüğümü öldürdüm. Onun elimde can vermesine izin verdim. Yaşam boyu satıldım ve şimdi intikamımı aldım. Geriye kalan tek şey kendimle olan hesaplaşmam. Tek istediğim küçüğümün yanına gidebilmek.”

“Pekâlâ! Öyle olsun.” dedi adam ve kemikli parmaklarını havaya kaldırarak onun gözlerinin kapanmasını sağladı.

Genç kız şimdi bir rüyanın içine girmişti. Çatlak üvey anasını görüyordu. Battaniyeye sarılmış oturuyor ve üzerinde sadece bir bez bulunan karşı kanepede yatan çocuğa bakıyordu acımasızca. Çocuk son hareketlerini yapıyordu donmuş parmaklarıyla. O da kadına bakıp bir şey söylemek istiyordu sanki. Sonra yerinden kalkan Kehribar çocuğun kalbini kontrol etti. İşlem tamamdı bir boğaz daha kurtulmuştu. O sırada içeri giren Ayşegül kardeşini sarmış ve onunla yatmaya başlamıştı kanepede nefes almadığını bilmeden.

Sonra bir ses duydu ve gözlerini birden açtı. Yine adamın karşısındaki koltuktaydı ancak artık o ne kederli Ayşegül’dü ne de hiçbir şey hissetmeyen Banu. Ağlamaklı olmuştu ama ağlayamıyordu. Yutkunmaya çalışıyor ancak onu da beceremeyecekti. Gözleri kızarmaya başlamış ve çatal çatal olmuştu. Bütün hayatı bu yalanın içinde kaybolmuştu. Öfkesi, dışarı vermek için çok değerliydi. Kalbindeki ateş ona enerji veriyordu. Birden karşısındaki adam elindeki tespihi sallamaya başladı. Tespih değişerek kalın halkalı bir zincire dönüştü. Kız yerinden fırlayarak ona saldırmaya kalktığında ise zinciri onu boğazına sardı ve elinde tuttuğu zincirin diğer ucuyla onu duvara savurdu. Çarpmanın şiddetiyle yere dizlerinin üstüne düşen kız şimdi kafası önde iki eli yerde tasmalı bir süs köpeği gibi görünmüştü. Kafasını yavaşça kaldırdı. Gözbebekleri artık kıpkırmızı olmuştu ve adama bakıyordu tıslayarak.

“Sakin ol küçüğüm. İçindeki enerjiyi kullanmayı, paylaşmayı öğreteceğim sana ve böylece intikamını alabileceksin. Ancak, buna sebep olan herkesi yok etmek için gerekeni yaparsan sana kardeşinle olma şansı tanıyacağım. Eğer şartımı kabul edersen bu aramızdaki anlaşma olacak. İşte senin amacın!” dedi ayaktaki adam.

Sessizce kafasını sağlamıştı kız. İntikamını alacaktı ancak kendini nasıl kontrol edeceğini bilmiyordu. Adam elindeki zincirin onun boynundan boşalmasını sağlayarak onu tekrar tespih haline gelmesini sağladı ve masanın üzerindeki kadehi ona uzatarak, “Al! İç bunu. Kendini kontrol etmeni ve benimle yaptığın anlaşmayı onaylamanı sağlayacak. Ancak tüm anlaşmalarda olduğu gibi seni uyarmam gerekecek. Bir daha geri dönüşün olmayacak.” dedi.

Bir tıslama gibi çıkan sesi onu da şaşırtmıştı kızın ama ona cevabı da hazırdı.

“Ne olacaksa olsun!” dedi ve bardağı bir dikişte içti.

Keskin metal kokusu ve tadı gelmişti ağzına. Dudaklarının arasında ufak damlalar sızmıştı üzerine doğru. İçtiği bir boğanın kanıydı ve onu sakinleştirmişti. Aslında kan tadı hoşuna bile gitmişti sanki. İçerken kapattığı gözlerini yavaşça açtı. Kırmızı olan gözbebekleri şimdi simsiyahtı.

Adama bakarak,“Sen kimsin?” dedi sakin ve olgun bir sesle.

“Benim kim olduğum önemli değil! Zamanı gelince öğreneceksin. Şimdi uyuma zamanın geldi sevgili çocuğum. Uyu ve bana verdiğin sözü unutma.” dedi.

v

Puslu sabahın seherine doğru ilerleyen gecenin sonunda, Rumeli kıyılarında ıssızlık hükümsürerken, sahile vuran dalgaların ve yosun tutmuş kayalıklarının arasından, solmuş cildini beyaz bir örtüyle kapatmış, üzerinden süzülen suların yere damlamasına aldırmaksızın yavaşça kumlara iz bırakarak sudan çıkıyordu ölüm çobanı. Ölmeyi hak edenlerin çobanıydı o. Onları sürecek, yönetecek, besleyecek ve kanlarını akıtacaktı sonunda. İntikamını alacaktı. Ona ne olduğunu ve kimleri görmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Islak halde tırmandığı küçük tepenin ardındaki düzlükte kendine bakan çay koliklere aldırmadan geçti çay bahçesinin önünden. Hava buz kesiyor ama o bunu hiç hissetmiyordu. Taksi durağının önüne doğru yaklaştığında pala bıyık, kasketli yaşlı adam ona doğru geldi.

“İyi misin?” dedi adam yavaşça soğuk havayı soluyarak.

Ona doğru zeki bir bakış atan çoban,“İyiyim bey amca. Sağ ol! Taksici misin?” dedi sakin sesiyle.

Onun ıslak halini gören amca önce başına bir şey geldiğinden emindi ama sesindeki kendinden emin tavrı hissettiğinde karşısındakinin aklının yerinde olduğunu anlamıştı ama yine de garip bir şey yok muydu onda? Sesi, sesi çok garipti. Herhalde kötü bir gece geçirdi diye düşündü ve “Evet! Bir yere mi gitmek istiyorsun?” diye sordu. Belki de iyi bir müşteri çıkabilirdi.

“Sana bir teklifim var. Sana bin lira vereceğim ama iş bittiğinde gittiğimiz yerleri ve beni unutacaksın. Kabul edersen bugün benimlesin.” dedi yine sakin ve yavaş sesle konuşarak.

Adam biraz şüpheyle baktı önce ama çobanın gözlerini görünce büyülendi adeta. Bu gözler ona çok dikkatli bakıyor, sanki yapması gerekenin çok önemli bir şey olduğunu söylüyordu. Tereddüt etmeden kabul etti ve arabaya doğru giderek motoru çalıştırıp ona doğru yanaştı. Arabaya binen genç ona doğruca Beyoğlu’na gitmesini söyledi.

Beyoğlu’nun daracık arka sokaklarından geçerek hafifçe geniş olan bir yola sapıp eskimiş duvarlarından açık pembe boyaları dökülen beş katlı apartmanın yanında durdular.

Şoföre dikiz aynasından bakan, kumral, kısa, dalgalı saçları kurumaya yüz tutmuş ve etrafa dağılmış genç ona seslenerek,“Şimdi bana ceketini ve kasketini ver ve burada bekle! Hemen döneceğim!” dedi emrivaki bir tavırla.

Aynaya şüpheyle bakan adam yine kararsızlıktan ani bir dönüş yaparak dediğini yaptı. Kasketi genişleterek kafasına sıkıca geçiren çoban onu yüzünü örtercesine giymişti. Ceketi de sırtına geçirip arabadan hızla çıkarak apartmana girdi. Merdivenlerden üçüncü kata çıkıp kırmızı topukluların sağa sola yattığı kapının önünde durdu ve kapı zilinin olduğu kapağı yerinden çıkarıp içindeki anahtarı alarak kapağı yerine taktı.

Ayakkabılara bakarak Nataşa isimli Rus kızın evde olduğunu anlamıştı. Uyuyor olmalıydı ama ona fark ettirmeden çantasını almak olanaksızdı. İşleri gereği onlar hep tetikte olmaya alışıktı ve onun tilki uykusunda olduğundan neredeyse emindi. O, hedeflerinden biri değildi ve özellikle zarar görmemesi için uyarılmıştı.

Yavaşça kapıyı açarak sağdaki ilk odanın yanından geçti ve hemen yanındaki kendi odasına doğru yöneldi. Kapısı açık olan diğer kız elbiseleriyle yatakta uzanıyordu. Zor bir gece geçirmiş olmalıydı. Odasına girerken onun inlercesine gelen sesini duydu.

“Banu, sen misin?”

“Benim, yat sen! Hemen çıkacağım!”

“Sesine ne oldu senin? Hasta mısın yoksa?”

“Soğuk almışım biraz.”

“Neredesin kızım? Aramayan kalmadı seni! Telefonu da almamışsın. Hemen Naciye’yi ara. Seni çok merak etti. ” dedi Nataşa kırık Türkçesiyle.

“Ben çıkıyorum. Naciye’yi göreceğim! (Ama onun beni son görüşü olacak! Ona yaptıklarının hesabını verecek. Hepsi verecek!)” dedi ve kapıyı çekerek aşağı doğru yol aldı.

v

…Sekiz ay sonra, Rumeli pazarında…

Kehribar, kirli, çürümüş meyve sebze parçalarının etrafa saçıldığı pazar yerinde, her Çarşamba olduğu gibi kurduğu küçük patates, soğan tezgâhını kaldırıyordu. Yağmur şiddetle yağmaktaydı ve görünüşe bakılırsa daha uzun süre yağacaktı. Her kış olduğu gibi hava erkenden kararmış, kara bulutlar ise büsbütün kasvet havasına bürümüştü ortamı, ıslaklık ve soğuk yetmiyormuş gibi. Başındaki kahverengi, çiçekli, rengi atmış yemeni uzun sivri burunlu yüzünü ve irin birikmiş gibi olan kanlı benlerini daha da ortaya çıkarmıştı. Uzun boylu ve çok zayıftı.

Kasaları bir bir hemen yanındaki komşusu ve aynı zamanda toptancısı olan Hikmet Efendi’nin kırmızı Anadolu marka otomobilinin kasasına yerleştiriyordu. İşi bittiğinde paralarını koyduğu bezi yanına alarak, üstüne tuttuğu uzun naylon parçasıyla yağmurdan korunmaya çalışıp aşağı mahalleye doğru yola çıktı. Yağmur çok şiddetliydi o yüzden bir an önce gecekondu evine ulaşmak için acele ediyordu. Böyle acelesi olduğu günlerde hep kestirmeden gitmek için yolunun üzerindeki dar, karanlık ara sokağı kullanırdı. Hikmet efendi ise o giderken arkasından,“Parayı vermeyi unuttun!” dese de yağmurun sesi onun sesini bastırmıştı. Neyse ki kadın bir yere kaçmıyordu. Onu bir daha ki görüşünde parasını isteyebilirdi ama o ara sokağa giren Kehribar’ı bir daha hiç kimse göremedi.

v

Yaşlı kadın yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı. Gözlerindeki buğu perdesi çözülmeye başladığında zihni de netleşmeye başlamıştı. Ellerinin ve ayaklarının bağlı olduğunu hissedebiliyordu çünkü bileklerinden gelen acı fazlasıyla etkiliyordu onu. Bileklerini hissetmesine rağmen elleri ve ayaklarını hissetmemesi çok korkutucuydu ancak gözlerini açtığı zaman herşeyin tepetaklak olduğunu anlaması iki dakikadan fazla sürmüş ve bu durumda uyanmak ise çok daha korkutucuydu onun için. Hareket edemiyordu. Sadece zemine düşen parlak beyaz ışığı ve iki çift siyah spor ayakkabıyı fark edebilmişti. Kan beynine doğru hücum etmiş ve bu ona dayanılmaz bir baş ağrısı hissettiriyordu. Kendini zorlayarak ters durumda duran kafasını yukarı doğru çevirmeye çalıştı. O an yukarıdan kendisine bakan bir çift simsiyah gözden başka bir şey görememişti ayrıca yüzüne vuran ışıktan gözleri kamaşıyordu ancak ne gördüğünü bildiğinden emindi. Sonunda iblis onu yakalamıştı ve ne yaparsa yapsın ondan kaçış yoktu.

Acısı bir yana çok üşüyordu. Üzerinde iç çamaşırları vardı sadece. Gözü yavaş yavaş ışığa alışmıştı. Konuşmak için ağzını açtı ama boğazı kupkuruydu ve sesi çıkmamıştı. Tekrar denedi ve başardı.

“Ne istiyorsun benden? Kimsin? Ne işim var burada? Ben kimseye bir şey yapmadım!”

Siyah deri kıyafetler içindeki siyah saçlı katil yavaşça dizlerinin üzerine çöktü ve kafasını yana eğerek siyah gözleriyle onu süzdü. Hafifçe gülümsüyordu.

“Sen bir şey yapmadın sevgili üvey anneciğim. Zaten o yüzden buradasın.” dedi net, alaycı bir ses tonuyla ve aynı tonda devam etti konuşmasına.

“Sen küçük, savunmasız bir bebeği boğarak, ablasını da döverek öldürüp bir çöp gibi denize atmaktan başka ne yaptın ki? Sen çok iyisindir zaten. Onlara yiyecek ve yatacak yer verdin değil mi? Ama paylaşamadın yiyeceğini. Yük oldular değil mi sana? Ne yapacaktın ki başka?”

Konuşmayı bıraktı ve yavaşça siyah deri eldiven geçirdiği elini beline atarak, sivri, çelik bir mutfak bıçağını çıkarıp iki elinin arasında yavaşça çevirerek oynamaya başladı. Demire asılı kalan kadın ise korkudan titremeye ve paniklemeye başlamıştı. Artık daha net görüyor ve gördüğü şeyden ölesiye korkuyordu.

“Hayır! Hayııır! Sen öldün! Öldün sen Allah’ın belası! Öldüüün!” diye çığırındı iplerinden kurtulmaya çalışarak. Şimdi hafifçe sallanan bir salıncağa benziyordu hali.

“Aaaa! Yapma böyle benim canım üvey anneciğim. Öldüm ama senin için geri döndüm.” dedi sertçe değişen ses tonuyla.

Şimdi siyah olan gözbebeklerinin tamamı kararmaya başlamıştı yere çökmüş halde duran gencin.

“Tek amacım var şimdi o da sana yardım etmek. Sana nasıl ölüneceğini öğreteceğim!” diyerek elindeki bıçağı kadının sağ taraftaki kaburgalarına yavaşça sokup derisini kesmeye başladı.

Yaşlı kadın çığlık atmaya fırsat bulamamıştı çünkü dudaklarını açtığı anda katil diğer eline aldığı pamuk topunu ağzına tıkamıştı. İnlemeye başlamış, gözleri yuvalarından çıkacak gibi olmuştu.

Kesme işini bırakan genç onun biraz soluklanmasına müsaade etti ve ağzındaki pamuğu çıkararak,“Nasıl öğretme işinde iyi miyim?” dedi küçük ve acı bir kahkaha atarak. Soluk soluğa cevap vermeye çalışan asılı kadın,

“Lütfen! Acı bana. Ben sana zarar vermek istemedim ama öldüğünü anlayınca çok sinirlenmiştim. O da üstüne geldi. Lütfen! İnan bana. Böyle olsun istememiştim!” diyordu gözlerinden tozlu yere damlalar akıtan kadın.

“Tabii ki sana acıyorum üvey anneciğim.” dedi alaycılıkla ve sonra tekrar öfkeyle, “Ama sen bize hiç acımadın!” dedi ve pamuğu ağzına tıkayarak tekrar bıçağı sol tarafındaki kaburgalara sapladı. Bu sefer derin bir kesik açtı ve kanın boşalmasına izin verdi.

“Çok uğraştım boğulmak için. Hiç kolay değildi. Bakalım sen kendi kanında boğulabilecek misin?” dedi sakince ve hemen arkasında duran geniş kırmızı renkli kovayı alarak başının altına yerleştirdi. Kafasını kaldırırken gözlerinin içine derin derin baktı ve “Elveda anneciğim. Huzurla uyu demem lazım ama seni gönderdiğim yerde sadece sonsuz acı var.” dedi.

Vahşi bir gülümseme vardı yüzünde. Yaşlı kadının son gördüğü şey ise onun siyahtan kırmızıya dönüşen çılgın gözleri oldu.

Askıdaki kadın hala haykırmaya çabalıyor ama garip homurtulardan başka ses gelmiyordu. Vücudunun çeşitli yerlerinin kesildiğini her hissettiğinde biraz daha sertçe inliyordu. Biraz sonra kendinden geçmek üzereyken, acı hissetmemeye başladığını anladı ama bu sefer çok daha farklı bir durum vardı. Kafası ılık kanının içine iyice gömülmüş, gözleri kapalı haldeydi. Burnundan dolan sıcaklık yavaş yavaş nefes borusuna kayıyordu. Çaresizce çırpınması fayda etmeyecekti. Nefessiz kalıyor ama bir türlü kendinden geçmiyordu. Öksürmek ve nefes almak için verdiği çaba boşunaydı ama hemen ölmek istiyordu artık.

Bir süre debelendikten sonra kendinden geçti ve ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederek bir anda uyandı. Hafif loş ışık olan buz gibi bir odada onu bekleyen gölge, yavaşça içine doğru giriyordu. Bağırmaya çalışıyor ama sesi çıkmıyordu. Karanlık gölge, içine girdi ve dışarı çıkarken çığlık atmaya çabalayan ruhu da içinden çıkmaya başladı ve cansız beden bir tarafa yığılırken gölge, kapüşonlu bir adama dönüşmüştü.

“Artık benimsin zavallı ruh. Acı içinde besleyeceksin beni!” dedi elindeki kan dolu kadehi yudumlayarak.

v

“Komiserim! Aşağıda! Yalnız durum çok kötü!” demişti Komiser Kenan’ın yardımcısı Savaş.

Kısa boylu, zayıf, kumral ve yeşil gözlüydü. Henüz yirmi altı yaşındaydı ve genç yaşta komiser yardımcısı olmuştu. Oldukça zeki ve disiplinliydi. Zaten bu özelliklerinden dolayı birçok kişi arasından özenle seçmişti onu Komiser.

Komiser Kenan ise bey yıldır Cinayet Büro’nun başındaydı. Uzun boylu, esmer, uzun saçlı, sert hatları olan, hem fiziksel hem de zihinsel yönden kendini oldukça geliştirmiş çok yönlü biriydi. Şimdiye kadar namus cinayetleri, mafya hesaplaşmaları ve teröristlerin sebep olduğu ölümler hariç fazla dişe dokunur, çözmesi zor, çelişkili olaylarla karşılaşmamıştı. Oysa hep bu tarz bir olayla karşılaşmasının şans olduğuna inanırdı. Çocukluğundan bu yana Agatha Cristy, SherlockHolmes gibi birçok yazar ve karakterin hikâyesini okumuş, çok etkilenmişti. Zaten polis olmasındaki en büyük etkenlerden birisiydi bu. Cinayetleri çözmedeki hızı da bunu kanıtlar nitelikteydi zira büronun başına da bu sayede gelebilmişti.

İnşaatı yarım kalmış ve terk edilmiş bir binanın en alt katıydı merdivenlerden indikleri yer. Olay yeri araştırma ekipleri önceden gelip incelemelerini tamamlamışlardı. İnceleme ekibinin başı Naima Hanım, koyu kestane renkli gür saçları arkadan örülmüş halde, elindeki koruyucu eldivenlerini çıkararak ona doğru yaklaştı. Bir eliyle kalın, siyah çerçeveli gözlüklerini düzelterek kendisine göre çok uzun boylu olan komisere bakarak hemen konuya girip,“Maktulaşırı kan kaybından ölmüş gibi görünüyor ama sonucu otopsi verecek çünkü kan kaybından önce boğulmuş olabileceğinden şüpheleniyorum.” dedi hemen işini bitirmek istercesine.

O sırada gözleri iki sütun arasında kalan uzun ve kalın demir çubuğa ayak bileklerinden asılarak bağlanmış cesede bakan komiserin ilk aklına gelen şey bunun bir intikam cinayeti olabileceğiydi. Kanlı iç çamaşırlarıyla duran yaşlı kadının elleri de ayak bileklerine bağlanmış tepetaklak duruyor, bu haliyle kasapta asılı derisi yüzülmüş koyunlara benziyordu. Vücudunun çeşitli yerlerindeki kesikler ona işkence edildiğinin işaretiydi. En ilginci ise kafasının tamamının kendi kanıyla dolu geniş ve uzun bir kovanın içinde kalmasıydı ki Naima Hanım’ın bahsettiği boğulma ihtimalindeki kastın bu olduğu anlaşılıyordu. Yaşlı kadın kendi kanında boğulmuştu sanki. Ters durması ise boğulmanın çok daha uzun sürmesine sebep olacaktı. Bunu kim yaptıysa kadının çok daha fazla acı çekmesini istediği belliydi.

Tekrar araştırma görevlisine dönen komiser,“Ne kadar zaman önce olmuş olay tahmini olarak?”

“Kesiklerin ve cesedin durumuna bakarsak gece bir ve üç arası diyebiliriz.” dedi kadın biraz rengi solmuş halde. Yarım saattir buradaydı belki ama içerdeki koku ve kan her ne kadar bu duruma alışkın olsa da onu etkilemeye yetmişti.

Komiser asılı duran cesedin yanına kadar giderek eğilip içi kanla dolu olan kovanın içine baktı önce. Kurbanın boynundan aşağısı kovadaki kanın içinde, görünmez haldeydi. Daha sonra kurbanın ince ince kesilmiş vücuduna baktı. Hemen yanında duran yardımcısına dönerek,

“Savaş, başka bir şey buldunuz mu?” diye sordu.

“Bulduk komiserim. Arkada, kolonun yanında kurbanın elbiseleri var.” dedi eliyle işaret ederek.

Komiser daha önceki olaylarda yaptığı gibi yine içgüdülerine güveniyordu ve merak ettiği şey kadının buraya nasıl getirildiğiydi. İşkence edildiğine göre onu buraya getirmek için katil önce ona zarar vermemiş olmalıydı.

“O halde ya bayılttı ya da zehirledi.” diye içinden geçirdi elbiselerin olduğu yere doğru yönelerek. Aynı zamanda beyaz plastik eldivenlerini eline geçiriyordu. Naima hanıma istediği şeyleri söylemeden önce son bir işi kalmıştı. Yerde duran kırmızı çiçekli uzun entariyi ve kirli beyaz bluzu eline alıp incelemeye koyuldu. Dikkatle bakıp entariyi yere bırakan Komiser bluzu iki elinde açarak sırt kısmını kendine çevirdi ve burnuna doğru yasladı. İşte aradığı şeyi bulmuştu. Leylak kokusuydu ve kaliteli bir şeye benziyordu. Elbiseyi burnundan uzaklaştırırken dikkatini çeken çok küçük bir ayrıntıyı fark etti ve bir eliyle onu tutarken diğer elinin işaret ve başparmağıyla bluzun üzerinde olan saç telini yavaşça alıp cebinden küçük şeffaf bir plastik kanıt poşeti çıkartarak içine yerleştirdi.

Naima hanıma seslenerek,“Biliyorum daha çok işiniz var ama şu saç telini incelemenizi istiyorum. Ayrıca kurbanın ağzında pamuk veya bez parçası kalıp kalmadığına bakın. Zehirlenme olasılığını da düşünelim. Midesini de kontrol ederseniz bize kurbanın buraya nasıl getirildiği konusunda ipucu verecektir.” dedi düşünceli bir tavırla.

Aklına takılan bir şey vardı bu durumla ilgili ama bir türlü çıkaramıyordu. Yardımcısına işaret ederek görgü tanığı olup olmadığını araştırmasını, özellikle gece binanın yanında duran araçlarla ilgili soru sormasını istedi ondan. Kendisi de şüpheli bir araç görebilirim umuduyla Mobese kameralarının kayıtlarını incelemek için merdivenlerden yukarı çıkarak merkeze doğru dönüş yoluna koyuldu. Kafasında canlandırdığı olay, birinin; kadın olma ihtimali çok yüksekti; kurbanı bayıltarak bir araca aldığı ve buraya kadar araçla getirerek onu bağladığıydı ancak burası katil tarafından önceden ayarlanmıştı ona göre. O zaman planlı bir cinayet gibi görünüyordu.

“Acaba!” dedi içinden. “Acaba gerçekten beni zorlayacak kadar iyi bir cinayet mi bu? Ayrıca bir şey çok tanıdık sanki ama neydi? Neydi?”

Aracın ön koltuğuna oturmuş, düşünürken gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Arabanın içinde bulunan araç parfüm şişesinden gelen güzel koku bir anda zihnini aydınlatmıştı. Gözlerini açarak,

“Tabii yaa! Leylak kokusu. Başka bir yerde de aynı koku vardı ama neredeydi?” diye düşünerek aracı çalıştırıp yola çıktı. Merkeze giderken eski dosyaları düşünüyor, kokuyu nerede aldığını hatırlamaya çalışıyordu.

O gün gece geç saatlere kadar Savaş’la beraber kayıtları incelemişler ancak dişe dokunur bir ipucu bulamamışlardı ancak bir ara karelerde siyah bir cip görünmüş, görgü tanıklarından ikisi de bir cip gördüklerini iddia etmişti. Bu belki ipucu sayılmazdı ama yine de bir gelişmeydi onlar için.

Sabah erkenden ofise giden komiser, kendisinden de önce gelen Savaş’ı elinde dosyalarla beklerken bulmuştu ki bu hiç de şaşırtıcı değildi çünkü onun ne kadar disiplinli ve çalışkan olduğunu iyi bilirdi.

“Günaydın patron!” dedi Savaş yüzünde hafif bir tebessümle.

“Günaydın Savaş, anladığım kadarıyla yeni gelişmeler var. Ofise geçelim.” dedi sakince.

Savaş, elindeki dosyaları masanın üzerine koyup açarak anlatmaya başladı. Görünüşe göre, öldürülen kişi, Kehribar Elanlı, gecekondu bölgesinde oturuyor ve resmi olarak evli olmadığı Tahir Sarı ile beraber yaşıyordu. Bilinen hiç düşmanı yoktu ancak, “Tahir Sarı’nın iki adet çocuğu varmış. İsimleri, Ayşegül ve Oğuzcan;çocuklar daha ufakken ortadan yok olmuşlar. Baba’ya ulaşıp ilk bilgileri kendisinden aldım ayrıca şu an gözetimde tutuyoruz. Çocukların evden kaçtıklarını düşünmüşler.Çocukların isimlerini aldığımda Ayşegül Sarı ismi hiç yabancı gelmedi o yüzden geçmiş dosyaları karıştırıp bir eşleştirme yapmaya çalıştım ancak bulamadım. Arşivden kapanmamış dosyaları incelediğimde ise onun kim olduğunu buldum. Ayşegül Sarı, Faça Hüseyin davasının baş zanlısıydı. Hatırlarsınız, cinayet silahı ve cesedin üzerinde parmak izlerini bulmuştuk.” diyerek sözünü tamamladı.

“Evet, evet iyi hatırlıyorum. Aynı aileyi de incelemiş ama sonuç alamamıştık. Ayşegül ise Banu olarak biliniyordu. Sonrasında onun intihar ettiğini var sayıp dosyayı kaldırmıştık. Ne kadar oldu? Sekiz ay kadar önceydi herhalde.” dedi komiser. Tekrar düşüncelere dalmıştı.

Olayı inceledikten hemen sonra gelmişti intihar haberi. İhbarı değerlendirenler köprüye gitmişler ama hiçbir ipucu bulamamışlardı. Tanıkların tarifi ise tam da Ayşegül’ün tarifine uyuyordu. Kısa dalgalı sarı saçlı, beyaz elbiseli ve her yeri kan içinde olan genç bir kızdan bahsediyorlardı. Komiser tesadüf olduğuna inanmamış ve boğaz köprüsüne giderek tırabzanlarda bulunan kan ve parmak izlerini kızınkilerle karşılaştırmış, atlayanın Ayşegül olduğunu kanıtlamıştı. Tüm aramalara rağmen ceset bulunamamış ve karaya vurduğu zaman ortaya çıkacağı varsayılmıştı.

“Baba’yı sorguya çekeceğiz ama bir şey bildiğini zannetmiyorum. Zaten adam ayyaşın teki, çocukları kaybolmuş ama adam aramaya bile tenezzül etmemiş.” dedi Savaş yavaşça.

Sanki bir rüyadan hızla uyanırmışçasına gözlerini iyice açıp Savaş’a bakan komiser,“Hatırladım!” dedi heyecanla. “Faça’nın evinde almıştım bu kokuyu. Aynı koku olduğuna eminim.” dedi yerinden kalkarak. Savaş’a baktı ve “Bu iki cinayet bağlantılı ve bana kalırsa Ayşegül bu iki cinayetin arkasındaki tek isim. Hiç parmak izi bulabildiniz mi olay yerinde?”

Hala ona boş bir ifadeyle bakıyordu Savaş. Ne kokusu ve nasıl? Soruları kafasında dolaşırken,“Bulamadık komiserim. Bu olayı Ayşegül’e bağlayacak hiçbir kanıt yok ancak, bulduğunuz saç teli analizinden bir karşılaştırma yapabilirsek belki o zaman seri bir cinayet vakası olabilir.” dedi.

“O zaman sonuçları bekleyene kadar etraflıca bir soruşturma yapalım. Bu aile hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum. Ayşegül’ün kaybolduğu zamandan itibaren her şeyi…” diyen komiser, Savaş’a işaret edip sorgu odasına doğru yöneldi.

Komiser Kenan, yardımcısıyla beraber düzenlediği panonun önünde her iki olayın fotoğraflarını yerleştirmiş aralarında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyordu. Peki! O boğazdan atladığında yaşama şansı var mıydı? Bu da bir başka gizemdi. Nasıl oluyordu da kaybolan bir kız yıllar sonra ortaya çıkıp önce mafya babasını sonra da üvey annesini öldürmüştü? Bunların ikisi de intikam cinayetiydi ve gerisinin de geleceğini düşünüyordu. Bu yüzden bu kızın kaybolmasından sonraki tüm hayatını bilmeliydi. O zaman onun bir adım önüne geçebilir ve olabilecek daha kötü şeyleri engelleyebilirdi ama bir yandan da biri üvey anneydi. Kim bilir ona nasıl davranıyorlardı? Özellikle de öz babasına bakılırsa. Diğeri de katil bir pislikti ve ortadan kalkması toplum yararınaydı ona göre. Bundan sonrakiler de farklı olmayacaktı. Böyle düşüncelerle boğuşurken arkasından içeri giren Naima Hanım’ı fark etmedi bile.

“Fazla düşünmeyin Kenan Bey! Eninde sonunda her katil kendini ele verir ama bu sefer işiniz zor!” dedi hafifçe gülümseyen bakışlarla ona bakarak. Elinde otopsi raporunu tuttuğu dosyayı ona doğru uzattı ve“Bana verdiğiniz saç teli sentetik ve bir peruk teli. Siyah gibi duruyordu ama iyice incelediğim de boyanmış olduğunu anladım. Çok ilginç geldi bu bana. Bir peruğu niye boyarsın ki?” dedi yüzünde soru soran bir ifadeyle dudağını büzüştürerek.

Arkasına dönüp onu ciddiyetle dinleyen komiser, raporu eline aldı ve incelemeye başladı.

“Peki! Hiç parmak izine rastladınız mı? Rastlamamışsınız burada yazdığına göre. Midede de bir şey çıkmamış. İki farklı pamuk türü mü?” dedi Naima hanıma bakarak.

“Evet! Birincisi ağzını doldurmuştu. Sanırım ses çıkarmaması için ama sizin dediğiniz gibi tüm bulguları inceledim ve bazı parçacıklarda kloroforma rastladım. Bayıltılmış olabilir.”

“Katil arkadan yaklaşmış ve eliyle sıkıca ağzına kloroformlu bezi tutarak bayıltmış. Sonra onu sürükleyerek arabanın içine alıp önceden tezgâhladığı binanın altına getirmiş olmalı. Tam tahmin ettiğim gibi.”

O sırada Savaş içeri girdi ve elini kaldırarak, “Yeni gelişmeler var. Kehribar’ı son gören kişi, nakliyeci Hikmet’i buldum. Son görüldüğü yer açık pazar alanı. Ondan sonra görülmemiş ama yolun karşısındaki ara yoldan gittiğini söylediler. Ben de o yoldan giderek öbür tarafa çıktım ve hemen karşı köşedeki tatlıcıya girip o saatlerde yolda park eden bir araç görüp görmediklerini sordum. Komi, çöpü boşaltırken siyah bir cipin park ettiğini söylüyor. Araç dikkatini çekmiş çünkü plakanın üstü sarıya benzeyen bir bezle kaplıymış. Aracın markası Toyota Rav4.” dedi soluk soluğa.

“Güzel bir gelişme. O zaman seçeneklerimizi daraltma zamanı geldi ancak yanlış yol üzerindeyiz Savaş. Onu takip edip yakalamaya çalışmaktansa geçmişini acilen öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü içgüdülerim bana cinayetlerin durmayacağını söylüyor. Bir sonraki hedefi bulabilirsek onu yakalamamız daha kolay olur. Hastane kayıtlarına bakmamız gerekiyor. Bir şey çıkabilir. Eğer o sulardan kurtulduysa hastaneye gitmiştir. Sende bu konuda bir gelişme var mı?” diye sordu komiser.

“Henüz yok patron ama hemen o konuyla ilgileniyorum.” diyerek geldiği gibi hızla odadan çıktı.

“Sağ olun Naima Hanım! Siz de çıkabilirsiniz.” dedi komiser sakince panoya dönerek. Eline kalemi almış ve yeni gelişmeleri kaydetmeye başlamıştı bile.

Öğleden sonra olmuş ve Savaş araştırmasından dönmüştü. Bu arada komiser yeni bir olay yeri araştırmasına gitmiş ve diğer ekiplerle yeni bir olayın peşinde incelemelerde bulunuyordu. Telefonunu cebinden çıkarıp hemen aradı. Durumu anlattı ve komiserin geri geleceğini öğrenince beklemeye başladı. Bu arada boş durmayıp, internetten Toyota satan yerlerin bir listesini çıkarmaya başladı. Komiser sıradaki kurbanın kim olabileceğini bilmek istiyor olabilirdi ama katili de henüz bir şey yapmadan yakalayabileceklerine inanıyordu Savaş.

Az sonra gelen Komiser Kenan, Savaş’ı masasının başında araştırma yaparken bulmuştu. Yanına gelerek,“Nasıl gidiyor?” diye sordu. Halinden zor bir olayın içinden çıktığı belli oluyordu. Rengi solmuş ve bitkin görünüyordu.

“Sağ ol patron! İyidir. Ben de aracı araştırayım dedim boş durmaktansa. Sen, iyi görünmüyorsun?”

“Sorma, cinayet vakası diye gittiğimiz evde iki yetişkin iki de çocuk ölü bulunmuş. Çocuklardan biri daha üç yaşındaydı. Diğerleri keleşle taranmış ama küçük bebek boğularak öldürülmüş. Bazen yaptığım işten nefret eder duruma geliyorum bu olayları görünce.” dedi üzüntü içinde soluklanmak için durduğunda ve sonra devam etti konuşmasına,“Cinayet silahı bir keleş ve evin sahibi PKK üyesi çıktı. Olayı Terörle Mücadeleye bıraktım. Onlar ilgilenecek bundan sonrasında. Sen de ne var ne yok?”

“Çok ilginç haberlerim var. Tüm hastaneleri araştırdım ve Ayşegül’ün kayıtlarına Etfal’de rastladım ancak düşündüğümüz gibi değil durum. İntihar ettiği tarihe ait hiçbir kayıt yok ama bundan tam yedi yıl önce bebeğini düşürmüş. Yaşına bakılırsa henüz on dört yaşındaymış bu olay olduğunda. Olayı hatırlayan var mı diye araştırdım ama en eski çalışan bile altı yıllık.”

“Çok ilginç. Başka bir şey var mıydı raporda?”

“Evet, ben de tam oraya geliyordum. İlk bulguları yazan doktor, ağır travma ve vücudundaki çürükleri not etmiş. Bebeği düşürmesinin sebebi aldığı darbelermiş anlaşılan.”

“Biri onu kullanmış. Hamile bırakmış ve sonra da çocuğu fark edince döverek düşürmesini sağlamış gibi görünüyor. Bahse varım Faça’dan başkası değildir. İntikam almak için de Ayşegül onu öldürdü. Bir dakika! Aradan neredeyse altı yıl geçmiş. Bu olaydan sonra ona ne oldu acaba? Hastane’nin o döneme ait mali kayıtlarına ulaşabilir misin? Çünkü hastane masraflarını kimin ödediğini merak ediyorum. Bu bize bir bağlantı sağlayabilir. Ayrıca Ayşegül’ün Banu adı altında hayat kadını olarak çalıştığını biliyoruz. O halde sondan başa da bir araştırma yapabiliriz. Beraber yaşadığı kız, (Masadaki resmi işaret ederek) Nataşa’ydı galiba. Sen kayıtlara bak. Ben de ekibi alayım. Şu kızı bir görelim bakalım. Kime çalıştığını öğrenirsek, gerisi gelecektir.”

Savaş oturduğu yerden masanın üzerinde olan Banu halindeki Ayşegül’ün fotoğrafına bakıyordu. Nataşa’yla evde selfie yapmışlardı. Gözlerini resimden ayırarak,“Ne kadar acı bir olay değil mi Komiserim? O yaşta hamile kaldıysa ondan öncesinde de kullanılmaya başlamıştır. Daha çocuk yaşta! Demek ki hiçbir şeyi unutmamış. Başına gelenlerin acısını dindirmek için intikam ateşiyle yanıp harekete geçiyor ve sonrasında kendini öldürmek için intihar ediyor. Anlamadığım neden geriye geldiği veya biz öyle düşünüyoruz ne de olsa henüz kimin Kehribar’ı öldürdüğünü kanıtlayamadık.”

“Bana kalırsa intihar bir son olacaktı ama bir başlangıç oldu onun için çünkü ölmedi ve işinin bitmediğini düşündü. Ben, neredeyse onun ölmediğine eminim. Biz araştırmamıza bakalım. Sonuçlar bizi yönlendirecektir.” dedi sakince ve elindeki telsizden anons geçerek ekibin hazırlanmasını istedi.

Komiser Kenan ekip aracından inip yanında resmi kıyafetli bir polis memuru olduğu halde yoldan karşıya geçti ve boyası dökülmüş binaya girdi. Ana giriş kapısı her zaman ki gibi açıktı binanın. Üçüncü kata çıkarak, kapı zilini çaldı. Kapıdaki topuklulardan kızın evde olduğunu düşünüyordu. Yanındaki memura tekrar çalması için işaret ettiği sırada kapı yavaşça açıldı.

Nataşa gözlerinin altı morlaşmış haliyle eski alışkanlıklarına geri dönmüş gibiydi. Kapı aralığından bakarak soluk bir sesle,“Ne istediniz?” dedi.

Komiser, “Biraz konuşmamız gerekiyor. Girebilir miyiz?” dedi sakince.

“Ben çalış iznim var. Burada yaşıyor ben. Kötü bir şey yapmadı.” dedi genç kız biraz çekinerek.

“Önemli değil zaten başka biri için buradayız. Eğer içerisinden çekiniyorsan aşağıda ekip arabası var. Orada konuşalım. Sadece biraz bilgi alacağız senden. Çekinmene gerek yok.” dedi ikna edici bir tonda ama bakışlarından eğer isterse onu alıkoyacağını da ifade etmekten kaçınmıyor gibiydi komiser.

“Tamam. Ben beş dakikaya geliyor.” dedi Rus kızı.

Bu arada kapı gözünden baktığında kapıda polis olduğunu anlayınca kapıyı açamadan hemen önce Naciye’ye mesaj atmıştı.

Beş dakika sonra üzerinde örtülmüş mavi şalla araca giren uzun boylu sarışı kadın, geniş ekip aracının arkasına, komiserin karşısına oturdu.

“Hemen konuya gireyim çünkü kaybedecek zamanımız yok. Konu, eski ev arkadaşın Banu. Onun yaşadığını ve bazı olaylara karıştığını düşünüyoruz.” dedi komiser ona dikkatle bakarak.

Kız yere bakan gözlerini hızla komiserin gözlerine kilitledi bir anda. Kaşları çatılmış, gözleri yaşarmış ama aynı zamanda şaşkınca bir bakışı vardı. O an komiser onun Banu’yu o olaydan sonra bir daha görmediğini anladı. Sorusunu bu duruma göre ayarlayarak,

“Sanırım onu bir daha hiç görmedin intihar ettikten sonra.” dedi komiser.

“Zavallı Kız. Nasıl bir olay?” diye sordu Nataşa.

“Soruları ben sorarım! Sen cevap ver yeter! Onu şimdiye kadar hiç gördün mü ya da hiç konuştunuz mu?

Görmediğinden neredeyse emindi ama yine de sormalıydı. Gözlerini bir an kaçıran Nataşa o an başka hesaplar yapıyor gibiydi.

Tekrar adama bakan kız yarım ağızla, “Görmedim.” dedi.

Bu cevap ve bakışları Komiserin gözünden kaçmamıştı. Ya bu kadın bir şey saklıyordu ya da az önce saklamaya karar vermişti. İkna etmesi gerekecekti.

“Pekâlâ! Konuşmuyorsun ama halinden bir şey biliyor gibisin. Nasıl bir olay diye sormuştun. İki gün önce Banu’nun üvey annesi vahşice öldürüldü. Şimdi ise onunla iletişime geçen diğer insanların hayatının tehlikede olduğuna inanıyorum. Bu yüzden ne bildiğini söyle! Yoksa çalışma iznini kaldırır seni sınırdışı ederim!” dedi sertçe. Yüzündeki ciddi ifade ve parlayan gözleri ne kadar kararlı olduğunu göstermek için yeterliydi.

Nataşa adamın gözlerine baktığında ondan gerçekten çekinmişti. “Peki! Ben onu hiç görmedi.” dediği an,“Ahmet! Çalıştır arabayı, merkeze gidiyoruz!” diye bağırdı birden Komiser. O sırada kız, onun önünde birleştirdiği ellerinin üzerine elini koyarak,

“Dur! Dur! Ben anlatacak. Sen beni dinlemiyor!” dedi hafif bir heyecanla.

“Dinliyorum o halde! Anlat bakalım!”

“Sonraki gün o eve geldi. Ben onu hiç görmedi. Çünkü yatakta uyuyor. Biz konuştuk sadece. Kafamı kaldırmadım. Hasta oldum ama kapı ses duyunca uyandı. Konuştu ben yatakta. ‘Banu sen misin?’ O cevap verdi, ‘Benim sen uyu’, ben sordu yine, ‘Ses ne oldu?’ O, ‘Hastayım’ dedi. Ben ona, ‘Patron aradı’ dedi. O, ‘Onu görecem’ dedi. Bu kadar.”

“Ve sen de sorumlu bir vatandaş olarak bunu polisten sakladın.”

“Hayır! Sen anlamıyor! Patron onu arıyordu. Bana ‘Hiç kimseye anlatma!’ dedi.

“Anlaşıldı. Peki! Sesi neden garip geldi sana?”

“O, sanki kalın, sert ve hırıltılıydı. Gerçekten hasta gibiydi ama onun sesi ben daha önce duymamıştı öyle.”

“Sudan etkilenmiş olabilir. Kim bu sizin patronunuz?”

“Sen bilir onu. Naciye!”

“Naciye ne?”

“Bilmiyor ben, valla!”

“Tamam, tamam! İfade almıyoruz burada. Şimdi gidebilirsin ama dikkat et!” dedi komiser son olarak sürgülü kapıyı aralarken.

Doğru iz üzerinde olduğunu anlamıştı. Kız ölmemişti ama hala bunu kanıtlayamamıştı. “Eninde sonunda!” diyordu içinden, “Eninde sonunda bir hata yapacak!”

Telefonu eline alıp emniyet santralini arayarak kendisini Asayiş Şube Ahlak birimine bağlamalarını söyledi.

Az sonra merkeze ulaşan Komiser, büroya girdiğinde Savaş’ı yine bilgisayar karşısında çalışırken buldu.

İçeri girdiğini görünce ayağa kalkan Savaş, “Komiserim, mali kayıtlardan bir şey çıkmadı maalesef. Bey yıl öncesine kadar kayıtları görebiliyoruz ancak.” dedi.

“Tamam, ben de Nataşa’nın kime çalıştığını buldum. Ekipler onu almaya gittiler. Bakalım bize kız hakkında ne söyleyecek? Yalnız kadın nüfuzlu ve arkası sağlam! Onu sıkıştırmak için asayişten destek istedim ancak yaptığı her şey resmi ve düzenliymiş. Hatta vergi ve bağış konusunda üstüne yok dediler. Ayrıca bizimkilerle tam bir işbirliği içindeymiş. İşlerini böyle yürütüyor anlaşılan. O yüzden umalım da bizimle de işbirliğine girsin.” dedi sıkılmış bir ifadeyle.

Naciye uzun boyu ve geniş çehresiyle ortamı süzüyordu Cinayet Büro komiserinin odasında. Lüle lüle yapılmış sarı renkli peruğu yaldızlarla parlıyor, üzerine giydiği pembe, askılı uzun elbisesinin yırtmacından üst üste attığı biçimli bacakları kendini gösteriyordu. Kırmızı, neredeyse on santim uzunluğundaki yüksek tepeli ayakkabıları ise göz alıyordu.

“Söyleyin bakalım delikanlılar. Neye ihtiyacınız var?” dedi gülümseyerek. Ellinin üzerindeki yaşına rağmen çok canlı ve diri görünüyordu hala.

“Naciye Hanım önemli bir soruşturmanın eğişindeyiz ve ucu size de dokunacak bir durum söz konusu.” dedi hemen söze giren komiser. Savaş’ta hemen yanında ayakta duruyor ve kadının tepkilerini inceliyordu.

“Konu sizin çalışanlarınızdan Banu diye bilinen Ayşegül Sarı’yla ilgili. Üvey annesi iki gün önce öldürüldü. Elimde bunu Ayşegül’ün yaptığına dair bazı ipuçları var. Biliyorsunuz, Faça’nın ölümünden sonra intihar ettiğini düşünerek dosyayı kaldırmıştık. Ancak cinayet yerindeki bulgular ve ev arkadaşının verdiği bilgiler sayesinde ki eminim haberiniz vardır, onun yaşadığına ve intikam almak için öldürmeye başladığına inanıyoruz. Şimdi, en son ne zaman haber aldınız ondan? Bir diğer konu ve bizim için asıl önemli olan ise onu nasıl buldunuz? Eğer geçmişine yönelik bilgi alabilirsek sıradaki kurbanı öğrenip başka cinayetleri de önleyebiliriz. Bu yüzden anlatacağınız şeyler hayatidir bizim için.” dedi komiser sakin bir şekilde. İfadesinde hiçbir tehdit yok, tersine yardım için karşısındakini ikna etmek isteyen bir adam görünümündeydi.

Komiseri dikkatle dinleyen Naciye, “Sizinle bildiğim herşeyi paylaşacağım ancak bu şeyler pek te hoşunuza gitmeyecektir. Öncelikle Evet! Onun eve uğradığından haberim vardı ama benim önceliğim o değildi. Bunu anlamalısınız. Davanın düştüğünü öğrenince ortaya çıkmasını umdum. Bu sayede onu önce ben dinleyebilir ve ne yapması gerektiği konusunda öğüt verebilirdim. Ancak, Banu benim himayem de değildi çünkü Faça onu ömür boyu tutmak istiyordu ve ona karşı gelemedim. Keşke başka çıkış yolum olsaydı diyorum bazen ama yoktu. Bu yüzden de sonrasının beni ilgilendirmediğini düşündüm. Yine de onu görmüş olsaydım şimdiye kadar öğrenmiş olurdunuz, emin olun! Diğer sorunuza gelince Banu yani Ayşegül’ü bana kimin getirdiğini size söyleyeceğim ve daha da iyisini yaparak size hikâyesini anlatacağım. Ben birini işe alırken tüm kaynaklarımı kullanır ve aldığım kişinin tüm geçmişini iyice araştırırım. Tüm kızlarımın hikâyesi, nereden geldiği ve kişilik bilgileri dosyalanmış halde bende bulunur.” dedi ve nefes almak kısa bir ara verip önüne konan su dolu bardaktan bir yudum aldıktan sonra elini geniş açık kahve çantasına sokup bir dosya çıkartarak Savaş’a uzattı.

“Bu dosyada onunla ilgili herşeyi bulabilirsiniz ancak ben yine de onun hayatında en etkili kişileri söylemek istiyorum çünkü eğer tahminleriniz doğruysa onların sıradaki kurban olma ihtimali çok yüksek. İlki, yani Ayşegül’ü kimsesiz birinin yanından alıp dilenci çetesine katan kişi olan Dişsiz Salih dedikleri, Salih Aycan. Daha çok İkitelli bölgesinde bulunur ama ekibi neredeyse tüm İstanbul’da çalışır. Diğeri onu dişsizden satın alan Melahat Suna. Beyoğlu’nun alt mahallesinde büyük bir restoran işletiyor. Restoranın ismi de Suna Restoran. Melahat onu aldığında onu Faça’ya pazarlamış. Kız hamile kalınca onu hastanelik ediyor ve o düşük yapıyor. Sonrasında Melahat onu Keş Ali diye bilinen Ali Keskin’e vermiş. Zaten onun yanında iki sene kaldıktan sonra da bana getirdiler. En sonda da ben varım tabii ki tahmin edersiniz ama sayenizde kısa zamanda yakalanacaktır umarım.”

Komiser bu kadarını hiç beklemiyordu. Naciye’nin hakkını vermek lazımdı çünkü onları çok daha uzun sürecek bir araştırmadan kurtarmakla kalmamış olası kurbanların adreslerini bile onlara vermişti. Artık tüm hikâyeyi biliyorlardı neredeyse. Kendisine adres yardımı için tekrar ulaşabileceklerini bildirerek Naciye’yi gönderdikten sonra Savaş’a dönen komiser,

“Çok çirkin anlaşmalar bunlar ama yine de bu bilgiler soruşturmaya ışık tutacak nitelikte. Artık bir adım öndeyiz. Hadi! Gidip şu dişsizi bulalım çünkü ona nereden ve kimden geldiğini bilmiyoruz henüz. Bu kimsesiz olan kişi kim? Ayşegül evden nasıl ayrıldı? Kaçırıldı mı? Ve henüz kimsenin bahsetmediği bir şey var. Kardeşine ne oldu?”

Bu arada telsizden gelen anons Savaş’la Komiser Kenan’ın gözgöze gelmesini sağladı ve ikisi birden hızla araca doğru yol aldılar. Anonsta cinayet olması muhtemel bir durum belirtiliyordu. Boğazın karşısındaki küçük kulübelerden biri, içinde insan olduğu halde yanmıştı.

Olay yerine gittiklerinde kulübeden arta kalanların üzerinden henüz duman kalkmamıştı. Hafifçe esen meltem, dumanı biraz olsun dağıtıyordu. Kulübenin ortasında yanarak kömür gibi olmuş ceset boylu boyunca uzanıyordu. Etrafa yayılan kokunun tarifi mümkün değildi.

Naima Hanım her zamanki gibi görev başındaydı. Onu, beyaz ağızlık giymiş, elleri belinde, küllerin ve dağılan dumanın ortasında, cesede bakarken buldular. Havanın bulutlu ve loş olması ortama kasvet katmaktaydı. Komiser onun yanına gelince eliyle selam verdi ve Naima Hanım’da kafasını sallayarak cevapladı.

“Nedir ilk bulgular?” dedi elini alnına götürüp etrafa bakarken. Bir şeye çok odaklandığında genellikle bu hareketi yapardı komiser.

Ağzındaki beyaz koruyucuyu çıkarmadan boğuk bir sesle cevap veren kadın, “Olası ölüm zamanı gece dört, beş arası diyebilirim. Kırklarında, erkek ve pozisyona bakılırsa yatarken can vermiş. Ama bana bu pek olası gelmiyor. Kulübe sadece iki metre! Kolayca çıkabilirdi…”

“Ama çıkamamış, yani bu demek oluyor ki, önceden ölmüş olabilir.” diyerek tamamladı Savaş.

Komiser yardımcısına anlamlı bir akış attıktan sonra, “Tabii biri onu öldürmediyse, ya da çıkamayacak kadar sarhoşsa, sigarayı içerken kendini yakmışta olabilirdi tabii ki?” dedi her ikisine de bakarak.

Savaş ve Naima ona anlamsız gözlerle bakarken komiser yere çökerek kulübenin kenarını kokladı ve hemen yarım metre gerisinde, kulübenin dış kısmında, yerde simsiyah olmuş bir Zippo çakmak gördü. Eldivenlerini takıp onu yerden alarak Naima hanıma uzattıktan sonra,

“Şuradaki patlamış cam kırıklarını görüyor musunuz? Oldukça fazla. Yani maktul ölmeden önce zil zurna sarhoş olmuş ve yataktan kalkamamış olabilir ya da kalkana kadar dumandan bayılmış ta olabilir. Bunu bize Naima Hanım söyleyecek ancak, yerdeki benzin kokusu ve çakmağa bakılırsa burası kasıtlı olarak yakılmış. Ben bu olayı cinayet olarak değerlendiriyorum şimdilik.” dedi ve devam ederek,“Çakmakta eğer parmak izi tespit edebilirsek ne ala! Yoksa elimizde çok fazla bir şey yok gibi duruyor. Savaş etrafı araştır bakalım hiç görgü tanığı var mı? Burada kim kalıyordu? Bu kulübeye gelen birilerini görmüşler mi gece? Özellikle sabaha karşı yukarıda, yolun karşısında çalışan fırıncılara ve balıkçılara soralım. Teknesiyle açılan birileri varsa bir şey görmüş olabilirler. Haa! Bir de Savaş, ilerideki taksi durağında nöbetçi kimse onu bul ve özellikle yolun kenarına park etmiş araç olup olmadığını sor! İçimden bir ses Toyota’nın burada olabileceğini söylüyor”

Savaş not defterini eline alıp uzaklaşırken, komiser de Naima Hanım’ın yanından ayrılarak ofise doğru yola çıktı. Onca ağır kokunun arasında yine leylak kokusunu sezmiş ve durumun tuhaf bir hal almaya başladığını fark ettiği için kimseye bahsetmemişti ancak bu olayın da bir şekilde Ayşegül’e bağlanacağını hissediyordu. Galiba aradıkları evsizi bulmuşlardı.

O günün akşamı, her zaman ki gibi kendini yatağa zor attı. Uzun süre önce boşanmıştı ve kendisini, “Sanırım böylesi daha iyi!” diyerek teselli etmeye çalışıyordu. O yüzden kendisini tamamen işine adamıştı. Üstünü bile değiştirmeden uzandığı yerde tam kestirecekti ki cep telefonu ona bu huzuru vermedi. Arayan Naima Hanım’dı ve otopsiyi bitirmişti. Cesedin kimliğini bulabilmişlerdi sonunda ancak onaylayacak ve haber verecek hiç kimsesi yoktu. Süleyman Telli, içkiyi çok kaçırmıştı ve komiserin tahmin ettiği gibi duman onu bayıltmış ve kurtulamamıştı. İçinden bir ses ona kasıtlı olarak içki içirildiğini söylüyordu.

Teşekkür ederek telefonu kapattı ve tekrar dalmaya hazırlandığı sırada telefonu yine çalmaya başladı. Yavaşça kalkarak telefonun ekranına bakan komiser arayanın Savaş olduğunu görünce, “Anlaşılan bana rahat yok bu gece!” diyerek telefonu açtı. Savaş ona araştırmasını yeni tamamladığını ve gece nöbetçi taksicinin yola park etmiş siyah bir cip gördüğünü ama ne marka olduğunu görmemiş olduğunu söyledi. Başka hiçbir şey gören yoktu. Savaş’a yarın erkenden hazırlanmasını ve bir ekip kurup acilen Dişsiz Salih’i bulmaları gerektiğini hatırlattıktan sonra telefonu kapattı ve gözü açık şekilde tavana doğru bakarak düşünmeye başladı. Sıra kesinlikle geçmişten geleceğe doğru ilerliyordu. Bu durumda sırayla kurbanlar Salih, Ali, Melahat ve Naciye olacaktı. Önemli olan tek şey Salih’e ondan önce ulaşmaktı. Gerisi çorap söküğü gibi gelirdi zaten.

v

Saat gecenin ikisi olmuştu ve Dişsiz, ufak balıkçı meyhanesinin önünde rakısından kalan son yudumu da yuvarlayıp yavaşça anayoldaki taksi durağına doğru yol almıştı. Değişiklerin arka sokağındaki mekânının önünden geçerek kestirmeden gitmek istemişti. Dar, aralıklı binaların altlarında tinerciler kol geziyordu. Hepsi onu tanırdı zira o da oralardan gelmeydi.

Ara yoldaki üçüncü aralıktan geçip sağa doğru açılan geniş yola girmek üzereydi ki aralıktan birinin, “Şşşşt!Baksana!” dediğini duydu. Etrafına bakınca kimseyi göremediğinden bu yabancının kendisine seslendiğini anlamıştı. Aralığın arkasından gelen soluk ışıktan, sırtını duvara verip ayaklarından birini yukarı kaldırmış ve arkaya dayamış olan yabancının sadece silueti görünüyordu. Etrafın karanlığından ve kafasındaki büyük kapüşondan kim olduğunu anlayamamış, sesindeki boğukluk ve hırıltıdan onda bir tuhaflık olduğunu sezmişti ama buralar ondan sorulurdu ve bin bir çeşit insanla karşılaşmıştı şimdiye kadar. O yüzden tereddüt etmeden aralığa, bu gizemli yabancıya doğru ilerledi. Muhtemelen bir eroinman ya da esrar satıcısıydı ona göre.

Yanına yaklaşıp uzun boyunun verdiği avantajla ona yukarıdan bakarak, “Ne var koçum?” dedi sert bir sesle.

Kafasını öne doğru eğdiğinden yüzü hiç görünmüyordu. Elleri cebindeydi. Kafasını yavaşça kaldırdı. Salih, onun kıpkırmızı parlayan gözlerini görünce bir an tutulmuştu. Tam o an sağ elini cebinden hızla çıkaran duvara yaslanmış gizemli kişi, elektroşok veren aleti onun midesine dayayıp titremesini zevk alarak seyretti. On saniye geçtikten sonra yere yığılan adam hala titreme nöbetindeydi. Diğer elinden çıkardığı bezi ağzına dayayıp onu bayılttıktan sonra, onun sağ kolunu omuzuna doladı ve yerden kaldırıp sürükleyerek aralıktan çıktı. Hemen anayolun kenarında duran cipin arka koltuğuna onu uzattıktan sonra araca binerek uzaklaştı.

Salih gözlerini açtığında elleri ve ayakları bir koyun misali arkadan birbirine bağlanmış, iki büklüm halde büyük kahverengi bir çalışma masasının üzerindeydi. Bir odada olduğu belli belirsizdi çünkü üzerinde sadece kendisini aydınlatan küçük sarı bir lamba asılıydı. Ortam çok karanlıktı ve etrafta hiçbir şey görünmüyordu. Vücudunu hissetmiyordu ancak ağzındaki ağırlığı fark etmişti. Kafasının arkasından bağlanan bez, ağzına tıkılmış siyah oyuncak topa baskı yapıyor ve nefes almasını güçleştiriyordu. Yavaşça kendisini düzenleyerek burnundan nefes alıp vermeye başladı.

Etrafı şimdi daha net seçebiliyordu. Ellerini çözmek için kollarını çekiştirmeye başladı ancak çok sıkı bağlanmıştı ve bu uğraş faydasızdı. Karanlığın içinden siyah bir gölge gibi çıkan çoban, kafasını eğerek ona eğlenceli gözlerle baktı. Hafifçe gülümsüyordu.

“Uğraş tabii kendini senin elinden kurtarmaya çalışan zavallı kızlar gibi!” dedi onu süzüp. Ardından,“Ama bu çabalarının ödülünü alacaksın.” dedi gülerek.

Korkutucu ve derinden gelen boğuk sesi adamı iğrendirmişti. Konuşmaya çalışıyor ama ağzındaki top buna engel oluyordu. Debelenmeye ve daha sert şekilde kollarını çekiştirmeye çalıştı. Onun gözlerini gördüğü an başının gerçekten belada olduğunu anlamıştı. O gözbebeklerini dolduran karanlık onun ruhuna işliyordu sanki. Gözleriyle ona odaklanmış inliyor, bağırmaya çalışıyordu.

Çoban, cebinden çıkardığı puro kesme aletini onun gözlerine doğru uzatarak, “Bu ne biliyor musun? Bu, küçük kızları parmaklamanın sonucuna nasıl katlanacağını sana öğretecek olan alet. Şimdi uslu bir çocuk ol ve o kızları düşün.” dedi ve masanın arka tarafına geçerek adamın ellerinin bağlı olduğu iplerden tuttu.

Ellerini yumruk yapmış adama diğer cebinden çıkardığı çekiçle hızla indirdi. Elleri açıldığı an parmaklarından birini kapan katil, sertçe aletin yuvarlak yüzük kısmını ona geçirdi ve kolu sertçe sıktı. Adamın orta parmağıydı bu. Sert bir kablonun kısa ucu kesildiğinde yerinden fırlarmış gibi fırlamıştı etrafa kandamlaları saçan uzun parmak. Adam can havliyle kendini hızla çekmiş ve yuvarlanarak masanın üzerinden yere bir çuval misali düşmüştü. Etrafa dağılan hafif toz parçacıkları soluk ışığın altında parlıyordu. Vahşi ormanda yakalanan bir yaban domuzu misali acı içinde bağırmaya çalışıyordu Dişsiz. Şimdi çok daha sık nefes alıp vermeye başlamış, alnına bulaşan toz, terlemeyle beraber çamurlaşmıştı.

Kafası hafifçe yukarıda olduğu halde yerde yatan adama yaklaşan katil geniş çizmesiyle kafasına basarak üzerine eğilip, “Ne acelen var böyle? Bir yere mi gidecektin? Daha yeni başlıyoruz.” dedi ve ayağını başından kaldırıp geri çekerek süratle yüzünün ortasına bir tekme indirdi.

Yaklaşık yarım saat boyunca başparmakları hariç tüm parmakları teker teker kesilmişti adamın. Dayanacak gücü kalmamış ve bayılmıştı. Bir süre sonra burnuna tutulan keskin kokuyla kendine geldi. Gözlerini açtığında çobanın karanlık gözleriyle karşı karşıyaydı. Bir eliyle Salih’in yakasını kavrayarak kendine doğru çekmiş, ona anlamlı bir şekilde bakıyordu.

“O küçük kızın üzerinde bu parmaklarını kullanmıştın işte. Artık onlar yok ve bir daha hiç kimseyi kullanamayacaksın. Yolculuğa çıkmadan önce bunu iyice hissetmeni istedim.” dedi ve yine hırıltılı bir sesle gülerek, diğer elindeki sivri bıçakla elini aralarına alıp boynunu baştan sona kesti. Kanlar fışkırmaya başlamıştı üzerlerine. Adamın yakasını bırakan katil onun çırpınarak ölmesini seyretti ve gülümseyerek oradan uzaklaştı.

v

Bölgedeki tüm ekiplere haber verilmiş, polis her yerde Salih’i arıyordu. “Yer yarıldı da içine girdi sanki adam. Galiba geç kaldık.” diye düşünüyordu saat öğleden sonra üç buçuğu gösterirken. Tüm ekipleri tek tek arayan Savaş adamdan hiçbir iz olmadığını belirtmişti. Şüpheliye ait henüz kanıtı olmaması da sinirlendiriyordu onu. Gerçekten zorlamaya başlamıştı bu olay komiseri. Savaş’a dönerek tüm ekipleri geri çağırmasını istedi. Hazırlanacak ve doğruca Suna restorana, Melahat’in yanına gidecekti. Sıradaki kurban oydu ve bu sefer geç kalmak istemiyordu komiser.

Restorana gidip Melahat’a haber veren ekip, onun polis koruması isteyip istemediğini sormuştu ancak Melahat, komisere, “Sağ olun ama benim kendi korumam var.” demişti. Bir süre polis gözetiminde olacağını bildiren komiser, daha sonrasında istihbarat birimlerini de arayarak durumu bildirdi. Şimdi hem kendi ekibi hem de istihbarat, kadını gözetim altında tutup, takip ediyordu. Artık her hareketi izleniyordu Melahat’ın.

Ölüm çobanı gecenin koyuluğunda sık ağaçların ve çalıların arasından sessizce ilerliyordu. Az sonra karşısına çıkan üç metrelik duvar onu durdurmayacaktı. Yavaşça yere doğru çömeldi ve aniden sıçrayarak bir kedi misali duvarın üst bölümüne çıktı. Çökerek parlayan kırmızı gözleriyle etrafı izlemeye koyuldu. Tepesinden aşağı doğru sarkan dallar görünmesini zorlaştırmıştı.

Saray yavrusu gibi olan üç katlı evin arka bahçesiydi burası. Kısa çimlerle kaplı zeminin duvardan dört metre ilerisinde evin arka giriş kapısı ve hemen önünde mahzene inen merdivenlerin başlangıcı vardı. Sağ ve sol üstte bulunan, üzerlerindeki kırmızı ışığın karanlıkta parladığı güvenlik kameraları her iki yöne ağır ağır ilerleyip, zamanın ve olayın anını kaydetmeye programlanmış birer robot gözü gibiydi. Bahçe duvarının bittiği köşelerde, geniş omuzlu, koyu takım elbiseli, kulaklarında telsiz alıcısı olan iki koruma, arkalarında bulunan direklerdeki lambaların cılız, sarı ışığının altında, tasmalarını tuttukları bekçi köpeklerinin bakıcılığını yapıyorlardı.

Güvenlik oldukça sıkı görünüyordu ama o hazırlığını çok önceden yapmıştı. Sırt çantasından çıkardığı cam şişenin kapağını açarak içindeki kanı duvarın dibine boşalttı. Bu, inek kanıydı ve onu alabilmek için çok uğraşması gerekmişti. Çok kısa bir süre sonra köpekler kanın kokusunu alarak sahiplerini çekiştire çekiştire onların ortada buluşmasını sağladılar. İkisi de birbirine şaşkınlıkla bakıp silahlarına yönelmişlerdi ki boyunlarına saplanan zehirli küçük oklarla bir anda yere yığıldılar. Kanı yalayan köpekleri de aynı akıbet bekliyordu.

Duvarın bir metre gerisinde olsalardı kameradan görülebileceklerdi ancak o herşeyi önceden hesaplamıştı. Onların bayıldığını görünce sessiz ve çevik bir hareketle aşağı atladı ve telsizleri alarak çantasına koyup alıcıları her iki kulağına taktı. Kamerayı her kim izliyorsa onları kontrol etmek isteyecekti ve o gözlem odasına ulaşmadan durum fark edilebilirdi.

Şimdi ise sıra zamanlamadaydı. Kameraların göremediği tek noktayı hesap etmişti ve hızlı hareket etmeliydi. Onlar her iki yöne doğru açılmaya başladığında yerinden fırladı ve mahzene inen merdivenlere koşarak aşağı indi. Burada kamera yoktu ancak demir parmaklıklı paslanmaya yüz tutmuş kapı, kalın zincir ve büyük bir asma kilitle kapatılmıştı. Arka cebinden çıkardığı maymuncukla kilidi açtı ve içeri girerek hemen önünde uzanan koridordan sağa doğru gidip soldaki ilk kapıya yanaştı. Diğer cebine ulaşarak her iki tarafında tutamaçları olan sert tel yumağını çıkardı ve yuvarlak gümüş kapı kolunu yavaşça çevireceği sırada kulağına gelen ses onu durdurdu.

“Kontrol altı! Merkez kontrol, cevap ver!”

Kısa bir sessizlikten sonra kulağına gelen ses tekrarlandı.

“Kontrol altı! Merkez kontrol, cevap ver!”

İçeride kontrol deskinin üzerindeki sekiz ekrana bakan genç güvenlik görevlisi, hemen masanın üzerinde duran polis telsizine dikkatle baktı. Komiser, üstüne basa basa, “Herhangi bir terslik olduğunu sezersen mutlaka haber ver!” demişti. Bakışlarını tekrar kontrol altı ve yedi kodlu güvenliklerin bulunduğu arka bahçeyi gösteren ekranlara çevirdiğinde anonsuna cevap aldı.

“Ben kontrol altı! Herhangi bir değişiklik yok.”

Gereken cevap tam olarak olmasa da buydu ama ses çok boğuk ve hırıltılı gelmişti ona. Şüpheyle önündeki yedi yazan düğmeye bastı ve ağzını konuşmak için açtığında nefesi çıkmadı çünkü o sırada içeri yavaşça süzülen gece yolcusu her iki elinde tutamaçlarını tuttuğu tel sicimi onun boğazına dolamış şiddetle sıkmaktaydı. Kısa süre sonra gözleri yavaşça kapanan güvenlik görevlisi ebedi yolculuğuna çıkmıştı.

Artık kameraları endişe etmesine gerek kalmamıştı. Kumanda panelinden dış hat yazan sokete giren bağlantıyı yerinden çıkardı ve polisin yayınını da böylece kesmiş oldu. Kameraların bozulduğunu gören polis malikâneye girmeye çalışacak ancak onlar içeri girdiğinde o çoktan işini bitirmiş ve gitmiş olacaktı.

Hızla odadan çıkarak koridorun diğer kısmındaki yukarı çıkan merdivenlere gitti ve ilk kattaki mutfağa çıkan kapıdan yavaşça içeri yöneldi. Bu arada elini çantasına atarak ona gerekli olan bezi de çıkarmıştı. Saat on buçuk sularıydı ve kurbanının bu saatte yatmadan atıştırmak için bir şeyler yediğini çok iyi biliyordu.

Mutfağa salon kapısından söylenerek giren yaşlı uşak buzdolabına doğru yöneldiğinde arkasından dolanıp kloroformlu bezle onu bayılttı ve yavaşça salona girdi. Geniş bir koltuğa benzeyen sandalyeye sığmayacak kadar büyük gövdesiyle, karşısındaki dev ekran televizyonunu izleyip, elleriyle soslu tavuk butlarını yiyen Melahat’in sırtı ona dönük vaziyetteydi. Bir yandan da önündeki geniş tabaktaki yoğurdu yemekle meşguldü. Arkasına bakmadan (ki bu gövdesiyle pek mümkün değildi) dolu ağzıyla homurdanarak,

“Nerede kaldın? Allah’ın belası! Çabuk pudingimi getir!” dedi.

Sinsice avına giden bir kaplan misali arkasından yaklaşan çoban hızla tuttuğu kafasını yemek masasının üzerindeki yoğurt kâsesine çarpmıştı şişman kadının. Bir an için ortaya çıkan çatırtı sesi televizyonun sesini bastırmış, kırılan kâse parçaları ortalığa saçılmıştı. Melahat’in kırılan burnundan oluk oluk kanlar akıyor, yüzündeki yoğurtla karışarak balçık halini alıyordu şimdi.

“Nasıl pudingini beğendim mi? Senin için yaptım.” dedi çoban eğlenerek. Bir yandan da çantasından çıkardığı kalın koli bandıyla kadını sandalyeye bağlamakla meşguldü. İşini çabucak bitirdi ve onun kısa, kızıl, kıvırcık saçlarını, deri eldivenli eliyle kavrayarak çekiştirip tavana doğru bakmasını sağladı. Diğer eliyle tuttuğu demir boruyu, ağzını açıp ufak bir çığlık atan kadının yemek borusuna zorla soktu. Yüzü kan ve yoğurda bulaşmış olan Melahat’in gözleri yuvalarından fırlarcasına açılmış, tıkanmış burnuyla zorla nefes almaya çalışıyordu.

Bu arada kapıda güvenlikle tartışmakta olan komiser, görüntü alamadıklarını ve gözcüyü kontrol etmesini söylüyordu. O sırada telsize gelen anons, konuşmasını yarıda böldü. Anonsta önceki kurban olan Salih’in cesedinin sanayi bölgesinde boş bir depoda bulunduğu bildiriliyordu.

Hemen cep telefonuna sarılan komiser, görevli memuru bağlanmak için merkezi aradı. Bu durum katile zaman kazandırmıştı. Tek eliyle yemek borusunu tutup aşağı doğru bastırırken (böylece kurbanı ondan kurtulamayacaktı) diğer eliyle masaya koyduğu sırt çantasından yanında getirdiği üstü delinmiş cam kavanozu çıkardı ve onu bacaklarının arasına alıp, kapağını açtı. İçinde kıvrım kıvrım hareketsiz duran zehirli yavru su yılanı, uyanmış ve kıvrılarak dışarı çıkmaya çalışıyor, yemyeşil olan derisinin rengi camda yansıyarak parıldıyordu. Bu bir amazon nehri canlısıydı ve avını soktuğunda tüm damarları on dakika içinde tıkanan ve patlayan kurbanı, morararak, acı içinde, iç kanama geçirip can veriyordu.

Kavanozu demir çubuğa dayayan çoban, yılanın kayarak yavaşça Melahat’in ağzının içinden boğazına doğru geçmesine izin verdi. O sırada katilin kıpkırmızı alev alev yanan gözleri Melahat’in korkudan pörtlemiş gözleriyle karşı karşıya gelmişti.

“Üzerinden geçindiğin bütün çaresizlerin hakkını yedin. Her şeyi yedin ama patlamak bilmedin. Şimdi anlayacaksın onlara neler yaşattığını! Giderken birini hiç unutma. Ayşegül’dü ismi her şeyini çaldığın kızın. Ancak, beni çalmayı unuttun. Ye de patla!” dedi çoban gitmeden önce son sözlerini söylerken.

Hızla geriye doğru fırlayıp koşmaya başladı çünkü alt kattan gelen koşma seslerini duyabiliyordu. O, mutfak kapısından çıktığı an içeri dalmıştı komiser Kenan. Hemen arkasında yardımcısı Savaş arka tarafa giden polisleri uyarmak için telsizden anons geçiyordu. Melahat ise kafasını sallayarak ağzındaki demiri çıkarmayı başarmış, aksırarak konuşmaya çalışıyor ama sesi çıkmıyordu.

Komiser olayın tazeliğini fark etmiş ve hızla mutfak kapısına doğru koşmaya başlamıştı. Arka kapıdan aşağı inip koridorlara dalarak mahzenden dışarı fırladı. Tabancası elindeydi başından beri. Dışarı çıktığında ise gördüğü şey aklının ucundan bile geçmezdi. Siyah deriler içerisinde, başında bere bulunan katil önündeki üç metreyi aşan duvara zıplamış ve ellerinin de yardımıyla kolayca tepeye çıkmıştı. Silahını kaldırdı ve ateşleyeceği sırada çobanın belli belirsiz değişen yüzünü ve parlayan alev kırmızısı gözlerini gördü. Olduğu yere çökmüş kendisine bakıyordu dik dik. Bir an onun güldüğünü gördüğünü zannetti. Silahını ateşledi ancak kaçırdı çünkü çoban aşağı atlamıştı onun duraksamasını fark edip.

Bir iki saniye sonra diğer polisler ve yardımcısı yanına gelmişti. Komiser ise donmuş halde hala duvarın üzerine bakıyordu. Hafif loş ışığın altında gördüklerini ve yanılmış olup olamayacağını düşünüyordu. O umduğu kişi yani Ayşegül değildi. Yüzü belirsiz kırmızı gözlü üç metre zıplayabilen bir şeyle karşı karşıyaydı ya da bilimkurgu filmlerinden etkilenen beyninin ona oynadığı bir oyundu bu. Her iki halde de çok yaklaşmıştı onu yakalamaya ancak elinden kaçırmıştı. Neyse ki Melahat kurtulmuştu. Bu da onları bir şans daha verecekti çünkü katil onu öldürmeden rahat etmeyecekti. Artık bunu anlayabiliyordu.

O an gelen acı çığlık hepsini birden ürküttü. Komiser, “Çabuk ambulansı içeri gönderin!” diyerek gerisin geriye koşmaya başladı. Mutfak kapısından girdiğinde manzara çok kötüydü. Etrafındaki üç koruma ne yapacağını bilmez halde yerde morarmaya başlamış, koyu mavi damarları ortaya çıkan koca kadına şaşkınlıkla bakıyordu.

Gözleri ortadan kaybolmuş ve göz akları ortaya çıkmıştı. Ağzının kenarından kayan kan çenesinde kurumaya başlamış olan kan ve yoğurt lekelerine karışmış, ağzı köpürmeye başlamış, beyaz kabarcıklar çıkarıyordu. Tombul bacaklarını bir açıp bir kapıyor ve yukarı doğru sıyrılmış sarı renkli geniş eteği kırmızıya boyanmaya başlamıştı. Kafasını sertçe bir oraya bir buraya çeviriyordu istemsizce. İçeri giren doktor ve ekibi ilk müdahaleyi yapmak için kadının üzerine doğru eğilmişti ki birden patlamaya başlayan kadının damarlarından fışkıran kan onların üstüne sıçradı ve hemen sonrasında kafası şişerek paramparça oldu.

Manzara birçoğu için korkunçtu ve hatta birçok olaya şahit olan komiser için bile bu ağır bir durumdu. Savaş elini ağzına götürüp iki büklüm halde kendini dışarı attı. Diğerleri de aynı durumdaydı. Komiser ise eline aldığı telefonun tuşlarına basarak merkezi aramaya başladı. Titreyen elleri iyiye işaret değildi ancak kendine hâkim olmalı ve bir sonraki hamle için hazırlanmalıydı çünkü gitgide kötüleşiyordu durum.

Merkeze Keş Ali’yi bulmaları için talimat vermiş ve ekiple beraber Salih’in bulunduğu yere doğru yola çıkmıştı komiser. Az sonra olay yerine varmış ve manzarayı görünce kafasında oluşturmaya başladığı olay örgüsünün tıpkı düşündüğü gibi geliştiğini anlamıştı. Katil sadece intikam almıyor, aynı zamanda kurbanlarının bazı şeyleri hissederek ölmelerini sağlıyordu. Hepsinin de ölüm biçimleri kendine hastı. Bu durumu değerlendirdiğinde ise Ali’nin nasıl öldürüleceğini düşünmeye başladı. Böylece katilin kafasında ne tasarladığını anlayabilirdi ama daha önce onu mutlaka bulmaları gerekiyordu.

Kendi ekibini de alarak Ümraniye civarında oturan Ali’nin bulunabileceği yerleri araştırmaya başladılar. Naciye’nin onlara verdiği adreslerden hiçbirinde değildi adam. Takıldığı yerlere gidip sorular soran ekibin elinde hiçbir şey yoktu. Narkotik şubedekiler ve gizli polisler bile nereye gittiğini bilmiyordu. Üzerine kayıtlı iki daireden biri olan Beşiktaş’taki evine henüz gitmediklerini uyardı, cep telefonundan gelen raporu okuyan Savaş, komisere bakıp. Oraya çok yakınlardı. Hemen daireye giden ekip kapıyı çalsalar da içeriden cevap gelmiyor ama televizyondan haber spikerinin sesini alabiliyorlardı.

Kapıyı zorla açmaya çalışmak faydasızdı çünkü bu bir çelik kapıydı. Çilingir çağırıp beklemekten başka çare yoktu. Birden evin içinden gelen ince tiz bir ses,

“Heeeey! Gidin başımdan şerefsizleeeer!” diye çığırındı. Bu ses komiseri harekete geçirmeye yeterdi. Daireye girerken balkonların birbirine bitişik olduğunu fark etmişti. Hemen yan kapıyı çaldı. Kapıdaki ayakkabılardan içeride birileri olduğunu anlamıştı. Kapıyı korkarak açan yaşlı teyze,

“Ne oldu yavrum?” dedi titreyen sesiyle.

“Biz polisiz. Balkonunuzu kullanmamız gerekiyor izninizle!” dedi komiser usulca. Kadının ürktüğünü fark etmişti.

Kapıdan çekilen kadın balkonun yerini gösterdi uzattığı koluyla. Yardımcısıyla beraber balkon kenarından atlayıp diğerine geçen komiser silahını çıkardı ve kapalı balkon kapısının yanındaki hafifçe açık olan pencereden içeri baktı yavaşça. İki elinin bilekleri ve ayak bileklerinden bir torba gibi lamba askılığına asılmış çırılçıplak haldeki genç adamı görmüştü her ikisi de.

Eliyle pencereye ittirip balkon kapısına uzanarak kolu çevirdi ve iki eliyle silahını sağa doğrultarak etrafı kolaçan etti. Hemen arkasında olan Savaş’ta aynı şekilde sola girmişti. Komiser odaları göstererek kontrol etmesini işaret etti. Etrafta kimsenin olmadığını anlayan Savaş kapıyı açıp ekibin içeri girmesini sağladı. Komiser de televizyonu kapatıp askıdaki adama yaklaşarak yaşayıp yaşamadığına bakmak için elini şakağına doğru yaklaştırdığında gözleri kapalı halde olan kıvırcık siyah saçlı adam altın dişleriyle parmağını ısırmaya çalıştı ve bağırmaya başladı.

“Defolun gidin sizi adi yaratıklar! Defoluun!”

Artık bağırmayı kesmiş ve ağlamaya başlamıştı. Komiser biraz daha dikkatle baktığında yerdeki pisliği görmüştü. Askıdaki, tarife uyan adam olan Ali’ydi ve tanınmayacak haldeydi. Kaç gündür burada olduğu belli değildi ama en az on gün diyebilirdi komiser. Bilekleri mosmor olmuştu bağlardan ancak onu şaşırtan kollarının ve bacaklarının tam ortasında olan şırıngalardı. Bu eroindi ve damar yerine kana karıştırmak için verilmiş olduğu belliydi.

Narkotikten aldığı bilgiye göre bu adam, satıcıların başı olabilirdi ama hayatı boyunca uyuşturucu hiç kullanmamış olduğundan bahsediliyordu. Aslında onun hakkındaki bilgisi sadece bu kadar değildi. Adam, bağımlılık yapan her şeyden uzaktı ve bedeni onun tapınağıydı. Bu, onun işi olmalıydı. Ali’yi öldürmek yerine acı içinde yaşamaya mahkûm etmek istemişti. Böyle bir adam için bu, işkencelerin en beteri, ölümden çok daha korkunç bir son olacaktı.

Adamı oradan çıkardıklarında durumunu ve odayı inceleyen Naima Hanım komisere adamın düşündüğünden çok çok daha uzun bir süre burada olabileceğini söylemişti.

“Bu çürükler ve yerdeki kurumuş dışkılara bakılırsa en az beş aydır buradaymış. Anladığım kadarıyla vücuduna azar azar uyuşturucu verilmiş ve aynı zamanda bunu yapan onu besleyip hayatta kalmasını sağlamış. Tabii ayrıntılı raporu çıkardığımda bunu daha net anlayacağız.”

Tam da düşündüğü gibiydi. Artık odaklanması gereken tek kişi kalmıştı komiserin. O da Naciye’ydi. Hemen ekibi toplayıp onun mekânına gitmişler, Naciye korumayı kabul etmişti. Hergün farklı bir güvenlik evine taşınacak ve bu iş gizlilikle yapılacaktı. Komiser bu sefer gerçekten onun peşine düşebilecekti artık. Çünkü hedefi yok olmuştu ve hata yapacaktı. İşte bunları düşünerek elbiseleriyle evinde oturduğu koltukta uyuya kaldı.

v

“Baba, bu nedir?” diyordu yerdeki kurbağaya bakan minik çocuk. Ön dişlerinden biri yere düştüğünde kırılmış, o yüzden peltek peltek konuşuyordu.

“Bu bir kurbağa, Kenan;genelde göl kenarlarında ve sulak yerlerde yetişip büyürler. Zararsızdırlar.” dedi babası sabırla, öğretici bir ses tonuyla oğlunun başını okşayarak.

Çocuk kafasını yukarı doğru kaldırıp babasına anlamsız bakışlar attı ve “Hayır onu demiyorum.” dedi yere doğru eğilerek. Parmağını uzattı ve kurbağanın hemen altında, kırık dal parçasının ucundaki kesilmiş serum parçasını gösterdi. Bu parçalanmış bir sapandı ve çocuğun ilgisini çok çekmişti.

Babası hayretle ona bakarak cevap vermeye hazırlandı. Bu da oğlunun yeteneği olsa gerek diye düşünüyordu. Hep farklı bir gözle izliyordu Dünya’yı. Dikkat edilmeyeni görüyor, farklılıklarını inceliyordu. İyi bir şeydi herhalde.

“Sen hep kendi doğrularını savunuyorsun ama benim ne düşündüğüm, ne gördüğüm, ne hissettiğim önemli değil senin için. Ben gidiyorum Polis Akademisine, o kadar!” diye bağırmıştı genç Kenan babasına yola çıkmadan önce. Akademiyi kazanmış ama bir öğretmen olan babasını ikna edememişti bir türlü. Henüz on dokuz yaşındaydı ve hayatı farklı görmesi onun kabahati değil yeteneğiydi. O da her ne kadar babası onu anlamasa da kendi yoluna gitmeye hazırdı.

“Keşke! Keşke o sözleri hiç söylemeseydim ona?” dedi içinden babasını son yolculuğuna uğurlarken. Gözündeki yaşlar üzüntüsünden değil kendisine olan kızgınlığındandı. O kavgayla ona son sözlerini söylemişti.

Evdeki koltuğunda oturuyordu babası karşısına geldiğinde. Artık bir yetişkindi ve cinayet masası dedektifi olmuştu.

“Baba, baba ama sen...” dedi şaşkınlıkla.

Ayakta dimdik duran babası ona yaklaşıp başını okşadı tıpkı bir çocukken olduğu gibi.

“Sen her zaman farklıydın oğlum. Sadece ben görmek istemedim. Sana kırgın değilim aksine seninle gurur duyuyorum ama son zamanlarda bu yeteneğini kaybettiğini görmek beni üzüyor. Uyan artık ve kendine gel! O zaman göreceksin!”

Bir anda kendisini Melahat’in malikânesinin arka bahçesinde bulmuştu. Alevli gözler kendisini süzüyor, hatta kendisine gülüyordu. İntikam ateşiydi bu. Bunu anlayabiliyordu ama ne için olduğunu fark etmemişti şimdiye kadar. Görüntü bir an kayboldu ve ofisinde Naciye’nin karşısında buldu kendini. “Onun rahat etmesi için herşeyi yaptım.” diyordu. Olayların hepsi sondan başa gözünün önüne gelmeye başlamıştı şimdi. En başa gitmişti. Ayşegül’ün babasını sorguya çekiyordu. Savaş’ın dediği bir şey kulağını çalındı.

“Bu kadar ilgisiz ve alakasız bir baba olamaz!” gibi bir şey diyordu.

Sonrasında boynunu tutan kemikli eller onun gözlerinin içine bakarak onu boğmaya başladı. Kurtulmaya çalıştı ama nafileydi. Çok güçlüydü bu yaratık. Ateş gibi olan gözlerinden sadece nefret akıyordu sanki. Saf nefret! Herşeyin anahtarı bu olabilirdi belki de. Son düşünceleri bu olmuştu nefessiz kaldığı son an. Hayat bitmişti artık.

Nefesini dışarı sertçe vererek gözlerini açıp yattığı yerden doğruldu komiser. Bir eliyle deli gibi atan kalbini kontrol ediyor, diğer eliyle gözündeki yaşları siliyordu. Çok rahatsız bir uyku olmuştu bu onun için. Gördüğü rüya da cabasıydı. Hem rüya hem de kâbustu aslında. Ayaklarını koltuktan aşağı sarkıtıp öne doğru eğilerek iki eliyle yüzünü ovuşturdu. Hemen önünde, camekân sehpanın üzerindeki cep telefonuna baktı. Saat sabahın altısı olmuştu.

Saf nefret! Aklında kalan iki şeyden biriydi. Diğeri ise yanlış izin peşinde olduklarıydı. Başından beri katilin en son hedefi Naciye değildi. Şimdi anlıyordu. Doğduğu için intikam almak istiyordu katil. Hedef, kendi babasıydı. Artık görebiliyordu farklılığı. Yanlış görmemişti o gece Melahat’in evinde. O, Ayşegül değildi.

Hemen telefona sarılıp Savaş’ı uykusundan uyandırarak merkezde buluşmak istediğini söyledi.

“Ve Savaş, acele et!” dedi telefonu kapatarak.

Merkezde Savaş’la buluşan komiser onu arabasına alarak hemen yola çıktı. Beyoğlu’na doğru ilerleyip ara sokaklara dalarak köhne balıkçı meyhanelerinin olduğu sokağın hemen dış tarafındaki ana yola park etti aracı komiser. Saat yedi buçuk olmuştu ve henüz sakindi buraları. Dar sokağa girip Tahir Sarı diye bilinen Ayşegül’ün babasının çalıştığı meyhanenin hemen karşısındaki büfeye oturup çay ve simitle kahvaltı yapmaya başladılar. Savaş neden bu saatte burada olduklarını sormuştu komisere. Henüz çok erkendi ve bu mekânlar öğlenden önce açılmazdı.

“İçimden bir ses yanlış izde olduğumuzu söylüyor. Tüm olanlara baktığımda aklıma tek şey geliyor. Bence katil babasının peşine düşecek ve onun hakkında bildiğim bir şey varsa herşeyi önceden planladığı. O yüzden erkenden buraya geldik. Şüpheli bir şey yakalayabiliriz hatta katili bile görebiliriz. Belli olmaz.” dedi çayından bir yudum alan komiser kendinden emin bir halde.

Savaş hiçbir şey anlamamıştı ancak komiserin sezgilerine her zaman güvenirdi ve eğer bu katili yakalayabilecek birisi varsa o kişi de komiserin ta kendisiydi. Saatler hızla geçmiş komiser elindeki sabah gazetesini okurken, Savaş’ta bulmacayı çözmekle uğraşıyor ama çoğu şeyi bilmemekten dolayı sıkıntılıydı.

“Bu da kim yahu! Ne çok yeni şarkıcı çıkmış! Eskiden bulmacalarda adamakıllı sorular sorarlardı şimdi ise magazin kurdu olman gerekiyor çözmek için.” dedi bıkkınlıkla. Komiser gazeteden kaldırdığı kafasıyla etrafa bakarken Savaş’ın kolunu dürttü yavaşça.

“Adamımız geliyor. Bugün işimiz onu takip etmek. Gözden bir şey kaçırmayalım.” dedi ve beşinci çayından son bir yudum daha alıp ayağa kalkarak adamın peşinden meyhaneye doğru yol aldı. Arkasından da yardımcısı masadaki telsizi kapıp kalemi bırakarak onu takip etti. Saat on bir civarıydı ve balıkçıda şimdiden aslan sütünü yudumlayıp balıklarını yiyen âlemciler sahnedeki yerlerini almışlardı. Komiser ve yardımcısı bir yandan kenardaki masaların birine oturup tezgâhın arkasına geçerek bulaşıkları yıkamaya başlayan ayyaş babayı izliyor, bir yandan da oturanları gözden geçiriyorlardı.

En önde yüzü tezgâha dönük tek başına oturan siyah bereli, deri kıyafetli genç, gözünden kaçmamıştı komiserin. Tüm sabah oradaydılar ve onu gözden kaçırmasına imkân yoktu. İşte yine yapmış ve herkesten önce mekâna girmişti katil. Gece bile buradaydı muhtemelen. Komiser Savaş’a yavaşça işaret edip onu gördüğünü belli etti. Şimdi ikisi de bellerindeki silahları kavramış ama ortaya çıkarmamışlardı çünkü bu hareket dükkândaki müşterileri korkutup katili uyararak kolayca kaçmasını sağlayabilirdi. O yüzden doğru anı bekleyecekler ve o harekete geçtiğinde onu kıskıvrak yakalayacaklardı. Komiser işte bunları fısıldıyordu Savaş’ın kulağına eğilip.

Tezgâhın hemen içinde, dükkânın olduğu apartmanın altında arka sokağa çıkan bir aralık vardı. Komiser bunu fark etmişti o yüzden onu elinden kaçırmamak için yavaşça yaklaşmalıydı ne de olsa ne kadar hızlı ve çevik olduğunu kendi gözleriyle görmüştü.

Bu arada arkasını kolaçan eden genç onların bulunduğu yere dikkatle baktı. Yüzü, masum birini andırıyordu. Gözleri ela, pürüzsüz cildinde bir tek sivilce bile yoktu. Komiserle göz göze geldiğinde bir iki saniye kadar kısa bir bakışmadan sonra gencin yüzü değişmeye, gözleri parlamaya başladı. O an komiser onun kaçacağını anlamış, silahına davranmıştı ama önündeki masayı bir basketbol topunu fırlatırmış gibi son derece çevik bir hareketle onlara fırlatan çoban, onları şaşırtmış ve bunu fırsat bilerek tezgâhın üstünden atlayıp kafasında üç, beş kır tel kalmış zayıf adamın boğazına dayadığı komanda bıçağıyla onu arkadaki aralığa doğru sürüklemeye başlamıştı.

Komiser ve yardımcısı kendilerini ayrı köşelere atıp üzerlerine gelen masadan son anda kurtuldular ve silahlarını çekip hızla boynuna bıçak dayanmış adamın kendilerine bakan korku dolu gözlerini görerek peşine takıldılar.

Geri geri giderken ayağı aralığın ortasındaki basamağa takılan genç, sendeleyince onu ittirip elinden kurtulmayı başaran yaşlı adam kaçmaya başladı. Sırtı komisere dönük olan çoban onu kovalamaya hazırlanırken iki el ateş sesiyle bir an olduğu yerde durdu. Beş metre gerisinde olan komiser tereddüt etmeden silahını iki el ateşlemiş ve şaşkınca bakakalmıştı yine çünkü kurşunların etkisiyle yere düşmesi gereken çoban yerinden bir santim bile kıpırdamamıştı oysaki kurşunun isabet ettiği yerlerden kan akmaya başlamış ama sanki o hissetmemişti bile.

Kafasını komisere çeviren çobanın yüzü yine normaldi ancak gözbebekleri simsiyahtı şimdi. Vahşi bir hayvan misali dişlerini çıkarıp hırlamaya benzer bir ses çıkardı ve geriye dönüp aralığın hemen dışına çıkmadan önceki merdivenlerden yukarı doğru kaçan yaşlı adamı takip etmeye başladı. Toparlanan komiser ve yardımcısı da onu kovalamaya başlamıştı.

En tepeye çıkan Ayşegül’ün babası çatıda bulunan demir kapıyı cebinden çıkardığı anahtarla açmayı başarmıştı. Burası onun gizli mekânıydı ve çoğu geceler burada şarap içer, keyfine bakardı. Apartmanın sahibi vermişti anahtarları ona. Karşılığında ise hergün ona balık getirirdi.

Kapıyı tam arkadan kapatacağı anda ona yetişen çoban kapıyı tekmeleyerek adamın yere düşmesini sağladı. Yerden kalkmaya çalıştığı sırada midesine sert bir tekme atan katil adamın iki metre ileriye sürüklenişini izledikten sonra onu yerden kaldırıp kendisine siper ederek tekrar boğazına bıçağı dayadı.

Adamın kulağına doğru seslenen çoban, “Artık kaçacak yerin kalmadı babacığım. Sonunda hak ettiğin yerdesin. Bak, artık ben de buradayım” dedi imalı bir şekilde.

Komiser Kenan ve Savaş bir yandan koşarak yukarı tırmanıyorlar, bir yandan da yerdeki kan izlerini izliyorlardı. Çok kan kaybetmiş olmalı diye düşünüyordu komiser. “Eğer yeterli zaman olursa adamı kurtarabiliriz.” dedi nefessiz bir halde.

Çatıya çıktıklarında çoban ve yaşlı adam kenara doğru geri geri ilerliyordu. Tam çatının bittiği yerde durdular. Komiser sertçe,

“Duuuur! Kaçacak yerin kalmadı.” dedi onlara yaklaştıkları an.

Şimdi aralarında beş metre mesafe vardı ve Savaş ile Kenan silahlarını onlara doğru doğrultmuştu.

“Siz de kimsiniz? Yapabilecek hiçbir şeyiniz kalmadı. Adalet yerini bulacak, bundan emin olabilirsiniz!” diye seslendi onlara katil. Sesi ne boğuk ne de hırıltılıydı. Yüzü de normale dönmüştü. Genç bir çocuktu bu, neredeyse on beş, on altı yaşlarındaydı. Gözleri elaydı ve son derece pürüzsüz bir cildi vardı.

“Asıl sen kimsin ve bu adamla ne işin var?” diye sordu Savaş. Onu konuşturarak dikkatini dağıtmak istiyordu. Böylece kan kaybetmeye devam edip güçsüz kalabilir belki de bayılabilirdi. Kenan, Savaş’a bakarak kafasıyla devam et dercesine onayladı.

“Benim kim olduğumun önemi yok artık, değil mi babacığım?”

Yaşlı adam korkudan buz tutmuş gözlerle yan yan ona bakıyor ve nefes alıp vermeye çalışıyordu.

“Cevap versene be adam!” diye bağırdı genç.

“Sakin ol bakalım! O adam ne seni ne de yaptıklarını biliyor! Sebepsiz yere birini öldürmek istemezsin herhâlde!” dedi komiser.

“Ooooo! Sen biliyorsun o halde. Söyle bakalım! Kimim ben?”

Komiser iyi bir açı bulmaya çalışıyordu ama nafile bir çabaydı bu çünkü onu vursa bile içinden bir ses bunun işe yaramayacağını, yaşlı adamı kurtaramayacağını söylüyordu. Ne de olsa iki kez sırtından vurmuştu ve ne kadar kan kaybederse kaybetsin hala yıkılmamıştı. O zaman, o da konuşmayı deneyecekti. İkna edebilir miydi? Bu belli değildi ama denemeliydi.

Yavaşça silahını indirdi ama hala sıkıca tutuyordu. Başından beri göremediği şeyin ne olduğunu şimdi anlamaya başlamıştı ve bu aklına gelebilecek en son senaryoydu. Karşısında henüz on beş yaşlarında tüyü bitmemiş genç bir oğlan çocuğu duruyordu oysaki o hep peşinde olduğu kişinin bu adamın, Tahir Sarı’nın kızı olduğunu zannetmişti. Tüm işaretler Ayşegül’ü gösteriyordu. Cinayetlerin kurbanları, leylak kokusu ve Nataşa’yla görüşmesinden sonra hep buna inanmış, onun ölmemiş olabileceğini ve geri dönerek geçmişinden intikam almaya başladığını düşünüyordu ancak şimdi daha net görebiliyordu.

Bu genç, Ayşegül’ün kayıp kardeşi Oğuzcan’dı. Hala idrak edemediği şey ise neden bunca zaman sonra ortaya çıktığı ve ablasının geçmişini nasıl bu kadar iyi bilip her detayı planlayarak buna göre davrandığıydı. Ya o leylak kokusu ne alakaydı. Şimdiye kadar hislerinin onu hiç yanıltmadığını biliyordu. Şimdi de buna dayanacaktı teorisi. Oğuzcan, onun kokusu dâhil hayatının tüm detaylarını biliyorsa, ya ablası hayatta ve onu bu işi yapmak için eğitmişti ya da bu işte gerçek hayata uymayan başka unsurlar vardı zira katilin yüzünün değişime uğraması, gözlerinin renginin farklılığı ve bir insanın yapabileceğinden çok daha atletik olması komiseri bu ikinci teoriyi inanmaya zorluyordu.

Ona dikkatle bakarak, “Oğuzcan, bu değil mi ismin? Sen Ayşegül’ün kardeşisin. Şimdiye kadar görememiştim ama şimdi her şey daha net. Bak, neyin etkisinde olduğunu bilmiyorum ama şimdiye kadar öldürdüğün insanların hiçbiri senin hayatında olan kişiler değil. Anlıyorum, ablanın intikamını alıyorsun ama hangi nedenle? Seni biri etki altında tutuyor ve bunların hiçbirini isteyerek yaptığına inanmıyorum. Lütfen kendine gel! Bu adam senin yaşadığını bilseydi belki her şey daha farklı olacaktı. Bundan eminim çünkü ben de babamı hiç istemediğim şekilde kaybettim ama onun beni her zaman sevdiğini şimdi görebiliyorum. Ablanın durumuna ben de çok üzüldüm ama bu sana o insanları yok etme hakkı vermez. İyi düşün! Hayatının hiç parçası olmayan, hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı yaşlı bir adamı tutuyorsun elinde. Onu yok etmen sana bir şey kazandırmayacak!” dedi soluklanmak için durup. Bir yandan da yaptığı konuşmanın etkisini anlamaya çalışıyordu genci süzerek.

Şimdi komisere değil yere bakıyordu genç. Gerçekten de düşünmeye başlamıştı. O kimdi? Neydi? En önemlisi her ne kadar yaptığı şeylerden zevk almaya başlasa da neden yapıyordu bunları? Bu, ablasının intikamı olabilirdi ama onun kendi isteği dışındaydı. Ablasını düşünüyordu şimdi. Onun kendisini kucaklayıp öptüğünde hissettiği sevgi ve bağlılık ona güç vermişti. Şimdi ise yaptığı şeyleri bu güce dayanarak değil başka duygularla yapıyordu. Sadece nefret ve öldürmenin verdiği haz vardı bu hislerde. O, kendi babası olabilirdi ama başkasının düşünceleri vardı kafasında onu tutarken. Ablasının hisleriydi bunlar. İntikam ateşi ve başka bir güçle yoğrulmuş saf nefret.

Sonra birden karşısında belirdi kapüşonlu kötü varlık. Bu sefer elinde alev alev yanan, kabzasında iki dişli bir yılan kafası olan uzun kılıcı tutuyordu. Kapüşonun altında duran karanlık siluetin içinde sadece kıpkırmızı iki göz parlıyor, Oğuzcan’a bakıyordu dik dik. Komiser Kenan ve Savaş onu göremiyordu ama genç onun karşısında dikildiğini anlamış ve ona odaklanmıştı.

“Daha ne duruyorsun? Bitir işini!” diye gürledi.

Sesi Oğuzcan’ın beyninde yankılanıyordu. Kendisini kurtarmaya çalışıyordu içine doğan hislerden ama çok güçlüydü. Nefret, intikam ve ölümdü bunlar. Gevşettiği elini tekrar sıkılaştırdı. Şimdi gözleri alevlenmiş, tekrar görevine odaklanmıştı. Komiser gözlerini görüp durumu fark etmiş, onun başka bir yöne doğru dik bir şekilde baktığını ve bir şeyin onu yine ele geçirdiğini anlamıştı.

Komiserin sesini zar zor duyabiliyordu, sanki bir parazit sesi gibiydi ama anlayabilmişti. “Kendine gel!” diyordu bu ses. “Ablanın seni ne kadar sevdiğini düşün! O bunu yapmanı istemezdi!”

Gözleri yavaş yavaş önce siyaha sonra açılarak tekrar elaya dönmeye başladı. Artık önündeki gölgenin ona ne söylediği pek umurunda değilmiş gibiydi ancak yine de onun sesini duyabiliyordu.

“Sen bana atisin! Anlaşmaya uymazsan ablanın ruhu benim olacak. Sonsuza kadar acı çektireceğim ona. Şimdi ne diyorsam onu yap!”

Ama sevgi bağı çok kuvvetliydi Oğuzcan’da çünkü saf nefret aşılanmadan önce öğrendiği ve gerçekten bildiği tek duyguydu. Elini yavaşça indirdi ve yaşlı adam koşarak polislerin arkasına geçti. Benzi bembeyaz olmuş, korkudan altına işemişti ama buna rağmen şimdi karşısına geçip gördüğü kişinin oğlu olduğunu fark etmesi onu farklı bir ruh haline sokmuştu. Ona bakarak ağlamaya başlamıştı adam.

Bir yandan hıçkırarak ağlıyor bir yandan da oğluna bakıp, “Oğluuum! Affet beni oğlum! Çok pişmanım yaptıklarıma!” demeye çalışıyordu çaresizce.

Gölge, “Peki! Öyle olsun!” diyerek kılıcını savurdu ve Oğuzcan’nın ruhuna verdiği bedeni yukarıdan aşağı doğru bölerek ikiye ayırdı.

Komiser ve diğerleri bu olanların hiçbirini görmemişlerdi ama gördükleri tek şey siyah bir toz halinde havaya karışan gencin vücuduydu. Ortadan yok olmuştu bir anda. Savaş’ta, Kenan’da olayın şokunu yaşıyorlardı ve o an yaşlı adamı fark etmelerine olanak yoktu.

“Hey! Heeeey!” diye bağıran Savaş yanından geçen havayı son anda fark edip, elini koşarak yanından geçen yaşlı adamın omzuna atmayı denedi ama geç kalmıştı. Adam, çektiği acı ve pişmanlığa dayanamayıp, kendini beş katlı binanın tepesinden aşağıya attı.

Yine olan olmuş ve yapabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Oğuzcan’ı ele geçiren her ne ise amacına ulaşmış, Ayşegül’ün yaşamını şekillendiren herkes ölmüştü. Komiserin ve Savaş’ın yaşadığı en garip deneyim olmuştu bu ancak Kenan görünmeyeni görmekte ustalaşmış ve genci kim veya ne ele geçirdiyse bir daha karşısına çıkacağına neredeyse emindi ama bu sefer hazırlıklı olacaktı.

v

Kenarlarda parlayarak yanan meşalelerin ışığıyla zar zor görünen karanlık mabedin üst üste konulan kırma kayalardan yapılmış duvarına, çengelli devasa çivilerin ucundaki kalın zincirlerle el bileklerinden asılmış olan genç kızın ayak bilekleri de aynı şekildeydi ve hareket etmesini engelliyordu. Bacakları ve kolları her iki yana açık vaziyetteydi. Başı önde, kumral, uzun, dalgalı saçları yüzünün tamamını örtmüştü.

Birden duyduğu sesle kafasını kaldırdı. Gözleri kırmızı damarlarla kaplanmış, gözbebekleri simsiyahtı. Kafasını hemen sağına çevirdi ve durmuş olan kalbi yavaş yavaş ama cılız şekilde atmaya başladı. Karanlıkta beliren beyaz bir ışığın altındaki masa benzeri taştan yapıya yatırılmış olan erkek kardeşinin neşeyle çıkardığı sesleri duyuyor, elleri ve ayaklarını heyecanla birbirine vuruşunu görebiliyordu. Gülümsemeye başlamış onu öyle görmek mutlu etmişti genç kızı.

Ona kavuşmak için her şeyi yapmaya hazırdı ama o değersiz varlık kendisini kandırmıştı. Anlaşma yaptığını zannetmişti onunla ancak her şeyin bir oyun olduğunu çok geç kavramıştı. Kendisine verdiği zehirli kadehten içtiğinde içindeki kan tüm anılarını canlandırmış ve zihninden yavaşça çekilmişti. Sanki şiddetli bir baş ağrısının hızlıca ortadan kaybolması gibi acısız ve rahatlatıcı olmuştu ancak içindeki kin bir yere gitmiyordu. Onun anılarının kardeşine geçirilmesi ise çok acı vericiydi. Anılarını çalan bu yalancı, sahtekâr ve ruh avcısı iğrenç yaratık onun baş düşmanı olmuştu bir anda. Sonrasını ise hiç hatırlamıyordu. Kendinden geçmiş ve bayılırken son düşüncesi kardeş sevgisi olmuştu.

Karanlıkların içinden yavaşça çıktı kapüşonlu varlık. Kemikli, uzun, sivri, simsiyah tırnaklarının olduğu parmaklarının arasında tuttuğu yere kadar uzanan yılanbaşlı tespihi iki elinde tutuyor ve büyük kara bocuklarını tek tek sayıyordu. Her atmasında çıkan, “Tak! Tak!” sesleri mabedin içinde inlemekteydi. Genç kıza yavaşça yaklaştı ve yankılanan boğuk, hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

“Sevgili kardeşin anlaşmamızı bozdu. Artık sizi bir araya getirmeyeceğim ancak benim için yapabileceğin bir şey var. Benim kölem olacak, ruhu lanetlenmişleri bana teslim etmeye devam edeceksin! Kabul edersen onun ruhunu kurtarabilirim. Yoksa acı içindeki ruhu sonsuza kadar benim olacak, tabii seninki de!” dedi sesini yükselterek.

Ayşegül yavaşça kardeşine bakmış, onun ruhunu çalıp kullanarak onu bir caniye dönüştüren bu uğursuz için artık hiçbir şey yapmayacağını anlamıştı. Bu iş artık son bulmalıydı ancak kardeşine olan sevgisi onun karar vermesini zorlaştırıyordu. Bu karasızlık kalbinde büyük bir acıya yol açmış, çaresizliğin son boyutundaydı. O an zihninde, kulaklarını sağır edercesine yükselen tek şey bir yardım çığlığıydı ve tüm benliğiyle haykırıyordu sanki.

“Allah’ım yardım et!”

Ardından gözlerini ağır ağır kapatarak kendinden geçti. Artık gücü kalmamış ve yapacak bir şeyi de yoktu. Teslim olmuştu.

Henüz aradan bir dakika geçmişti ki hızla gözlerini açan kızın gözlerinde artık damarlar yoktu ve kırmızılık yok olmuş yerini koyu bir maviye bırakmıştı.Kızgın bakışlarını ruhunu almaya hazırlanan kapüşonluya dikmiş ve gülmeye başlamıştı. Sanki aklı başından gitmiş gibi delicesine ve pervasızca bir gülüştü bu.

Bir anda gülmeyi keserek ona şaşırmış halde bakan kapüşonluya, “Bana bak ruh hırsızı, artık kimseyi kandıramayacaksın. O yüzden sen git, kendine başka müritler bul! Şimdi ruhumu mu istiyorsun? Al senin olsun ama zor olacak bu. Söylemedi deme çünkü seninle savaşmadan benden bir zerremi dahi alamayacaksın!” dedi kararlı bir halde.

“Savaşmak mı? Bak ne diyor bu fani? Benimle savaşacakmış! Öyle olsun!” dedi kapüşonlu ve ellerini kıza doğru uzatarak duvara zincirlenmiş bedenden duman gibi olan siluet halindeki ruhunu çekmeye başladı.

Siluet direniyor ve gelmek bilmiyordu. Kafasını orada uzanan bebeğe doğru çevirdi daha sert geriye çekilmeye başladı. Varlık onu çekmekte çok zorlanıyor, kırmızı gözleri alev almaya başlıyordu. Durduğu yerde ayaklarıyla kıza doğru kaymaya başlamıştı. Beklediği en son şeydi bu direniş. Birden, onu çekerken, olduğu yer sallanmaya başladı. Genç kız, ellerini ve ayaklarını sarmış olan zincirlerini kırdı ve duvara yaslandığı yerden, taşlar yıkılmaya başladı. Kapüşonlu, ruhu bırakmış ve geriye çekilmişti. Ruhu tekrar içine giren genç kızın bedeni duvarı yıkarak öne doğru çıkmıştı ancak ayakları yerde değil havadaydı. Biraz daha yükseldi olduğu yerde ve sonrasında sırtından çıkan gözleri kör edercesine parlak beyaz renkteki kanatlar kendi boyuna uzanarak ortaya çıktı.

Elinde uzun, ucu yuvarlak, bembeyaz iplerle örülmüş bir asa belirmişti. Asayı kaldırarak ruh hırsızına doğrulttu ve etrafında beliren uzun altın sarısı kafes onu hapsetti. Kapüşonlu, parmaklarıyla demirleri tutmak istemiş ancak yıldırım çarpmasına benzer bir kıvılcım çıkaran kafes onun geriye çekilmesine neden olmuştu. Acı içinde haykırdı varlık.

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dedi hırsla.

Gözleri açık maviye dönmüş olan genç kızın üzerinde bembeyaz uzun bir elbise vardı şimdi. Yavaşça kafese doğru eğilerek,

“Tabii ki biliyorum Arazel. Şeytanın on üçüncü çocuğu ve kefaret avcısısın. Seni yakalamak için gönderildim. Şeytanın emirlerine uymak, ruh hırsızlığı ve saflık bahçesinden çocuk ruhu kaçırmaktan dolayı suçlusun.”

“Sen de kimsin?” dedi bağırarak.

“Ben Ariel! Tuzağa düşürdüğün kızın yerine geçtim tabii fark edememen kötü oldu. Yaratıcına hesap vereceksin yaptıklarından dolayı. Bu kadar konuşma yeter! Artık gidiyoruz!” dedi ve asasını kafese dokundurarak onu yukarıdan gelen ışığa doğru kaldırıp kendi kendine yükselmesini sağladı. Onun için gerisini o düşünmeyecekti artık. Kendisi de küçük bebeği kucaklayarak aynı ışığa doğru yükseldi. Artık huzur zamanıydı.
Yazar: Jakob Corewill - 6/04/2019