Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!

28 Ocak 2019 Pazartesi

KONU:

SON ÇINAR - MİNİ ÖYKÜ / 2.BÖLÜM


Yanan bölge yeni gelen yatırımcılara bir arazi sağlamış ve o bölgeye yeni bir bina yapmaya başlamışlardı. Yanı başımızda yaşayan ve diğer yerden gelen yüzlerce insan ellerinde pankartlarla hep bir ağızdan bağırıyor, binanın yapılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Protesto eden grupların tüm çabasına rağmen, bu büyük binanın yapımına başlanmış, askeri kuvvetler tarafından bastırılan protestocular dağılmıştı. Etrafı çitlerle çevrili bu dev yapı kısa zamanda inşa edilmiş ve hükümet tarafından koruma altına alınmıştı. Bu yapı insanoğlunun birbirlerini yok etmeleri için araç sağlamaya yönelik bir fabrikaydı. Bu da onların ne kadar düşüncesiz ve bencil olduğunun bir diğer kanıtıydı. Güç elde etmek ve diğerlerine karşı üstünlük sağlamak için yaptıkları bu silahlar yine kendi türlerinden birçoğunun ölmesi anlamına geliyor, tamahkârlıkları gün geçtikçe artıyordu.

Bizim için ise buna seyirci kalmak çok acı olacaktı. Yaşam, bizim değerlerimizin en üst seviyesindeydi ve onlar güç için birbirlerinin yaşam hakkını almaktan hiç çekinmeyeceklerdi. Fark edemediğimiz tehlike ise zamanla kendini gösterecek ve engellemek için çok geç kalacaktık.

Dev fabrika faaliyete geçmiş, doğayla ilk teması ise hava yoluyla olmuştu. Binanın üç dev bacasından çıkan ve ölümün gölgesini andıran kara bulutlar üzerimize kâbus gibi çökmüş, ne yapacağımızı bilememiştik. Bizler doğanın nefesiydik ve şimdi bu nefesi tıkamaya çalışıyorlardı.

Sert esen meltem ve lodos bizi rahatlatıyordu zaman zaman. İşte o dönemlerde hızlı hızlı nefes alıp vererek kendimize enerji topluyor ve doğanın nefesini idareli harcamaya uğraşıyorduk fakat tehlike sadece bundan ibaret değildi.

Zamanın yavaşça akması, sükûnetimizi korumamızı sağlamaya yardımcı oluyor ve biz etrafımızda olan değişiklikleri ibretle izliyorduk. Üzerimizdeki ölümcül sis tabakasıyla yaşamaya alışmıştık ama her zaman içimizi ferahlatan o masmavi deniz ve meltemle gelen taze yosun kokusu yoktu artık. Yeşilin ve sarının koyu tonları hükmetmeye başlamıştı deniz canlılarının evine. Pislik ve hastalık kokmaya başlamış, ilk ölümleri de o ara görmüştük. Değişime dayanamayıp, çaresizce nefes almaya çalışarak karaya vuran balıklar yaşamın ince çizgisinin en zayıf halkaları olmuşlardı. Hüznümüz artmaya başlamış, hatta yeterince çabalamadığımız için kendimizi suçlamaya başlamıştık.

Denizin değişmesi sadece bir işaretti aslında. Toprağın, fabrikadan sızıp içine giren zehirli maddeleri bize taşıması çok zaman almamıştı. Önce köklerimizde karıncalanma hissetmiş, sonra tüm bedenimizin uyuştuğunu fark etmiştik. Uyuşukluk geçtiğinde ise tüm damarlarımız patlarcasına acımaya başlamış ve hayat suyumuzun çekildiğini anlamıştık. Kuruyorduk birer birer. Birçoğumuz zehre maruz kalmış ve acı içinde ölmüştü. En güçlülerimizden sadece bir kaçı ayaktaydı. Denge bozulmuştu.

Ben ve diğer birkaçımız, köklerimizin en derinlerinde artık hayatın devamlılığını sağlamayacağımızı düşünerek içten içe ciddi bir yaşam kaygısı taşıyıp, toprağa haykırıyor, acımızı paylaşıyorduk. Artık meltem ve lodosun da yapabileceği bir şey kalmamıştı. Onlarda sessizce çekilmişlerdi köşelerine. Doğada çıt çıkmıyordu.

Ölüme terk edildiğimizi düşünüyorduk ama ne kadar yanıldığımızı anlamamız uzun sürmeyecekti. İnsanoğlu bu duruma fırtına önce sessizlik diyordu, biz ise doğanın savaşçı ruhunun nefesini tuttuğunu. O, nefesi bıraktığında gelenin adı tsunami idi. Son anda fark edebilmiştik bunu ve toprağa sımsıkı sarılarak onu kucaklamıştık. Fabrika yerle bir olmuş, içinden hiçbir canlı sağ çıkamamıştı. Uzun süre önce yerlerinden sürülen insanlar ise bu felaketi görmedikleri için şanslıydılar. Yerlerimizden sürüklenmemize rağmen köklerimiz sayesinde arkamızdaki yüce dağın eteklerine sığınmış ve hayatta kalabilmiştik. Artık, zaman bizim ilacımız olacaktı.

Toprağın, denizin ve geride kalan birkaç kardeşimle benim yaralarımızı sarıp iyileşmemiz çok uzun zaman almıştı. Ama irademiz ve doğanın yardımı sayesinde tekrar eski görevimize dönebilmiştik. Yani bir dönem başlıyordu artık.

Etrafımızda neşeyle şarkı söyleyip, süzülen kuşların yuvaya dönüşleri umudumuzun ilk tohumları olmuştu. Ardından masmavi gökyüzünü kaplayan martıları, altlarında ise denizde dans eden yunusları görmeye başlamıştık. Evlerini yeniden yapmaya başlayan karıncaların bizi kaşımalarını ne kadar özlediğimizi hatırlamıştık. Acımızı ve kederimizi unuttururcasına yeniden nefes alabilmek, dünyanın en büyük mutluluğuydu bizim için.

Kızıl gün batımında balıkçı tekneleri yeniden gezintilerine başlamış, yeni yapılan küçük iskeledeki âşıklara şahitlik yapıyorlardı. Gece ise ayrı bir güzeldi doğamız. Dolunayın canlandırdığı parlayan yıldızlar, yeni oluşan kumsalı aydınlatıyordu keyifle. Hemen gerisinde ise biz ve ev sahibimiz olan dağ yamacı kalmıştı. Geride kalan kardeşlerimle bağlarımız sıklaşmış, birbirimize sıkı sıkıya tutunmuştuk.

Bu güzellik, diğerlerini de yavaş yavaş kendine çekmiş ve kalabalıklaşmaya başlamıştık. İnsanlar burada kalmak ve bu güzelliği paylaşmak istiyor, biz de bunu memnuniyetle karşılıyorduk. Bu her ne kadar güzel bir his olsa da, bundan faydalanmak isteyenlerin de olabileceğini hiç fark etmemiştik. Her zamanki gibi insanoğlunun açgözlülük hissi devreye girmiş, kumsalı, insanların kalabileceği yerler inşa ederek onlardan kazanç sağlamak için değiştirmeye karar vermişlerdi.

Yeni dönem oteller dönemiydi. Onlarca otel yan yana dikilmiş ve sahte görüntüleriyle etraflarını bize benzetmeye çalışmışlar, bunları yaparken de kardeşlerimin tamamını keserek öldürmüşlerdi. Onlar için hızlı ve acısız bir ölüm, benim için ise katlanılması çok zor bir kayıptı bu. Belki en eskileri olduğum için, belki de görüntüm onlara uyduğu için beni sağ bırakmışlardı. Tutunacak hiç kimsem kalmamıştı. Savaşım devam ediyordu ama yalnızlığım beni tüketiyordu.

Artık anlıyorum açgözlü insanoğluyla savaşılmayacağını. Çünkü başlarına ne gelirse gelsin bundan ders almıyor, yine bildiklerini okuyorlar. Artık yapabileceğim tek şey kaldı o da onlara son bir ders vermek. Tüm acımı, yalnızlığımı ve öfkemi köklerime ulaştırdım.

“Doğa ana, ben kalan son çınarım. Bana verdiğin görevi artık yerine getiremeyeceğim ama yapmam gereken son bir şey var. Bunu gerçekleştirmem için bana yardım et!”

Son çınarın sesine cevap veren yeryüzündeki diğer kardeşleri, kökleriyle toprağı titretti ve toprak insanoğluna son dersi vermek için harekete geçti. Tarihin şimdiye kadar görmüş olduğu en büyük depremi gerçekleşiyor, kıtalarda oluşan çatlaklar suyla dolarak, dünyayı yaşanamayacak bir duruma getirmeye başlıyordu. Kaçınılacak durum ortaya çıkmış, açgözlülük insanlara kendi sonlarını getirmişti.

Takılıyoruz Bizbize

Burada paylaşılan yayınlar hiçbir şekilde herhangi bir şahsa yada kuruma zarar verecek nitelikte değildir. Öyle olduğunu düşünüyorsanız lütfen yukarıda, sağdaki sosyal ağlar menüsüne girerek bana ulaşın ama baştan söyleyim, bu yazı beni bağlamaz :D