Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!

28 Ocak 2019 Pazartesi

KONU:

SON ÇINAR - MİNİ ÖYKÜ / 1.BÖLÜM


Doğa savaşçılarıydık biz. Yaşamın kilit noktasında, doğaya, hayata ve sevgiye dair ne varsa savunmaya ant içmiştik. Çok çetin badireler atlatmıştık kardeşlerimle. Şimdi hepsi gitti, hüzünlü anılarını ve hayat izlerini arkalarında bırakarak. Yavaş yavaş yok edildiler acımasızca.

Ben en sonuncusuydum. Zamanımın azar azar tükenmekte olduğunu biliyordum. Yaşamak için hayata sımsıkı sarılmış, yalnızlığımın acısını sineye çekerek umudumu yitirmemeye çalışıyor, doğanın bana sunduğu muhteşem nimetleri sabırla paylaşmaya devam ediyordum.

Yüzlerce yılın ağırlığı vardı üzerimde. Köklerim, geçmişe sımsıkı bağlı, atalarıma kadar uzanıyordu. Onlar ki yaşamın temel taşları, doğanın en güçlü koruyucularıydı.

Asırlar boyu süren savaşta bu büyük mücadelede yanımızda olanlar da gücünü yitirmeye başlamıştı artık. Gelişen yeni düzen yok olmamızı istiyordu. Bizim yok olmamız onların da yok olması demekti. Elbette farkına varacaklardı ama artık çok geçti. En güçlülerimizi yok ettiklerinde başlarına gelenlere anlam verememişler ve başka yöntemlerle durumu düzeltmeye çalışmışlardı.

Zaman hep bizim yanımızdaydı belki ama açgözlülük ile savaşamazdık çünkü bu, yeni nesillere hızla aktarılan bir düşünceydi ve her nesil daha da saldırgan olarak yetişiyor, açgözlülükleri daha da artıyordu.

Yine de hayatı paylaşmaktaki savaşım devam edecek ömrüm boyunca ta ki bu düşünceleri değişinceye kadar.

Deniz yosunlarının taze kokusu geliyor burnuma. Kim bilir ne zamandır hissetmemiştim bu baharla gelen meltemin sürüklediği taze duyguyu. Ağaçkakanlar, tıkırtılarına başladılar yine her sabah olduğu gibi. Kışa hazırlanmak için belki çok zaman var ama yuva kurmaları da sabır ister onlar için. Deniz huzurlu bir güne hazırlanıyor. Ne de olsa yuvası olduğu canlılara rahatlık sağlaması gerekiyor. Toprağın yiğit işçileri, yemek biriktirme işlerine hız kazandırmış, her zamanki düzenlerinde yol alıyorlar. Ne de çoklar? Ne zaman bu karıncaları hissetsem tatlı bir kaşıntım olur, hafifçe ürperirim ama aynı zaman da mutlu eder beni.

Toprak; Bağımlısı olduğum muhteşem varlık. İçinde olmak ta dışında olmak ta ayrı bir zevktir. Hem üremenin kaynağı hem de huzura kavuştuğumuz yerdir o. Tekrar tekrar doğaya sunar bizi bıkmadan, usanmadan. Arkamda, toprağı ve bizi besleyen yüce dağ ise geriniyor sabah seheriyle güne hazırlanmak için.

İşte böyle bir yerde yaşıyorum hüzünlü hatıralarımla. Çok olay gördüm geçirdim ama o ilk mücadeleyi hiç unutmuyorum.

Yüce dağın eteklerinde yerleşmiştik kardeşlerimle. Sevgi ayı gelmesine rağmen, onun en yüksek tepelerindeki, doğanın saf yüreğini aksettirircesine yeşil elbisesinin üstüne sarılmış olan ve güneşin yeryüzüne düşen gülümseyen yüzünü bize yansıtan ak pelerinini hâlâ görebiliyorduk. Hemen eteklerinin bittiği yerde, sımsıcak çalıların içinde yerimizi almış ve deniz kıyısına kadar yayılmıştık özgürce.

Camgöbeği rengi durgun kıyının içinde görkemli resmimizi görmek bizi şaşırtırdı bu zamanlarda. Denizin mavisi, gökyüzüne renk veriyor, baharın sesleri neşelendiriyordu doğamızı. Yeşilin her tonunu veren sudaki aksimizle, havada aceleyle kanatlarını çırpan ardıç kuşlarının gölgeleri birbirine karışıyor, gölgeleri takip edip yakalamaya çalışan deniz kefalleri uçuşuyordu sakin deniz yüzeyinde.

Bulunduğumuz yer, yeryüzüne cennetten kopup gelen bir parçasıydı sanki. Suyun rahat zeminine kurulmuş geniş kara parçasının denize uzanan kolunun üzerindeydik.

Yetiştiğimiz geniş arazide hayatı sürüklemek için yanı başımızda, var gücümüzle çalışıyorduk. Zaman kavramımız yoktu ama belki yüzlerce yıl önceydi. İlk gelenleri gördüğümüzde şaşırmış ama gizlice izlemeyi tercih etmiştik. Önceleri, iki ayaklılar diyorduk onlara kendi aramızda. Bu türe daha önce hiç rastlamamış ve ne olduklarını anlayamamıştık ama zamanla onlara karşı duyduğumuz ilk hislerin ne kadar yanlış olduğunu fark edecektik. İnsandı onlar. Temel içgüdüleri ne kadar gelişmiş olursa olsun, amaçları için kendi kendilerini bile yok etmekten çekinmeyen bir tür.

O zamana kadar hiç iki ayaklı görmemiştik ama ilk gelen ikisinin aynı türün farklı cinsleri olduklarını anlayabilmiştik. Birbirlerini usulca sokulmuş bağlılıklarını pekiştiriyorlardı. Âşıklardı onlar. Sevgi bizim de en değer verdiğimiz histi. Onları anlıyor ve takdir ediyorduk. Birbirlerinin isimlerini kazıyorlar, başkalarının görmelerini ve aşklarının ölümsüz olduğunu haykırmak istiyorlardı.

Sonra gelenler ise kendi bencilliklerinin kurbanı oldular. Kamp kurmuş birkaç kişi vardı aralarında. Doğanın onlara sunduğu canlıları avlayıp beslenmelerini tamamlamışlardı ama bir şeyi unutmuşlardı ayrılırken. Kamp ateşini tam olarak söndürmemişlerdi. Bahar aylarıydı. Sıcak ve sert esen bir lodosun tanıklığını yapıyordu doğa.

Ateş; İnsanoğlu onu keşfettikten sonra hayatta farklı adımlarla yürümeye başlamış, belki her şey değişmişti onlar için ama bizim için hep aynıydı. Kontrol edilemezse neler olabileceğini düşünmeyen varlıkların bu gücü nasıl kullanacaklarını bilmemeleri çok cahilceydi.

Ateşin bize ulaşması uzun sürmedi. Azar azar artan acımız bir süre sonra lodosun da yardımıyla hat safhaya ulaşmıştı. Birçoğumuzun ortaya çıkan gaz ve dumanla nefes alış verişi zorlanmış, doğaya gereken nefesi sağlayamamıştık. Yanı başımızda yaşamaya başlayan insan topluluğu yangını durdurmak için ellerinden geleni yapıyor, denizden su çekip bize yardım etmeye çalışıyorlardı ama nafile bir çabaydı bu.

Yağmur; Doğanın, üzerinde yaşayanlara bir armağanındır o. Toprağın en büyük destekçisidir her anlamda. Bizim ise en büyük kurtarıcımız oldu.

Büyük yangın tüm hızıyla devam ediyor ve insanların çabaları yetersiz kalıyordu. Biz ise birbirimize olan bağlarımızı kullanıp köklerimizle tüm doğaya haber salmıştık. Yok olacaktık ve bu, yaşam dengesinin de yok olması anlamına geliyordu. Tüm kardeşlerimiz, çağrımızı duymuş gökyüzüne ihtiyacı olan şeyi, su buharını göndermek için tüm gözeneklerini açmış ve terlemeye başlamışlardı. Hızla toplanan bulutlar yeryüzünde şimdiye kadar görülmemiş bir yağmur deryasına başlamış, doyasıya yıkamıştı tüm küreyi.

İki hafta süren acımız son bulmuştu ama birçok kardeşimiz yanarak can vermiş, acı içindeki sessiz çığlıkları ise en kötü anılarımıza ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Ateşin yaratıcıları ise kendi hatalarından kurtulamamış, dumandan boğulup ölmüşlerdi. Bu, gelecek olan tehlikenin de habercisiydi. Yok edilişimiz, yok edilişleri anlamına gelecekti ileride.

İşte böyle başladı ilk mücadele bencil ve düşüncesiz insanlarla ama sunduğumuz hayatı yok etmeleri o kadar kolay olmayacaktı.

Yangından kurtulan ben ve geride kalan kardeşlerim doğanın nefesini toparlaması için var gücümüzle çalışıyorduk. Asırlar boyu süren uğraşımız sonucunda, toprak çabamızı ödüllendirircesine yeşile can vermiş, çorak kalan arazi canlanmaya başlamıştı. Sayımız azalmış olsa da doğaya ve birbirimize bağlılığımız artmıştı.

Fakat insanoğlunun gelişme çabaları da son hızıyla devam ediyor, bu uğurda yollarına ne çıkarsa kontrol altına almaya çalışıyor, yapamazlar ise yok etmekten çekinmiyorlardı. Yeni gelen tehlike çok uzun sürecek bir doğa savaşının başlangıcı olacaktı. Çünkü kontrol altına alınma, kısıtlanma sırası bize gelmişti ve açgözlülüğe karşı olan ilk savaşımızdı bu.

Takılıyoruz Bizbize

Burada paylaşılan yayınlar hiçbir şekilde herhangi bir şahsa yada kuruma zarar verecek nitelikte değildir. Öyle olduğunu düşünüyorsanız lütfen yukarıda, sağdaki sosyal ağlar menüsüne girerek bana ulaşın ama baştan söyleyim, bu yazı beni bağlamaz :D