Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!

27 Ocak 2019 Pazar

KONU: ,

KOZMO KAPLUMBAĞA DEVRİMİ - SERİ 2


Simon’ın başından geçen olaydan üç gün sonrasıydı. Tüm Dünya Hükümet liderleri aynı anda toplantıya çağırılmış çoğu zamanlamayı ve müsait olmadıklarını bildirince tuhaf olaylar başlamıştı. Tüm randevuları bir şekilde iptal oluyor ve görüşmeye gidecekleri kişiler kaza geçiriyor ya da o kurumlarda çeşitli patlamalar oluyordu. Tüm bu olanlar eş zamanlı olarak tüm başkanların başına gelmişti. Onlara gelen her mesaj, her çağrı ve her randevu tek adresi gösteriyordu. Birileri onları bir araya getirmeye çalışıyordu. Bunun için ise en güçlü devletin başkanı kullanılıyordu.

Zaman gelmiş Dünya Liderleri eş zamanlı olarak Hükümet Sarayı’nın toplantı salonunda toplanmışlardı. Dışarıda ise her hükümetten gelen bir güvenlik ekibi onlara eşlik eden Hükümet Sarayı korumaları vardı. Bir kilometre çapında etrafta gezen her insan gizli servis ajanıydı aslında.

Toplantı başlamış geniş dairesel salon masasının yanında hepsi yan yana oturmuş, her biri önünde, üzerinde ülkelerinin ismi bulunan siyah dosyaya göz atmaya başlamışlardı.

Çin devlet başkanı her zamanki gibi dosyalara bakmadan önce başkana direkt soru yöneltti.

“Sayın başkan niye buraya çağırıldığımızı ve konunun neden bu kadar önemli olduğunu açıklar mısınız?” dedi sabırsızca.

“Sabredin lütfen! Sabır erdemdir. Her şeyi açıklayacağım kısa zamanda.”

Dosyaları açanlar gözleri şaşkınlıktan kocaman olmuş anlamsız gözlerle, kendileriyle dolu resimlerine bakıyorlardı ancak resimler başkasının hayatı ile ilgiliydi. Dosyanın en sonunda ise Dünya nüfusu ve her ülke nüfusuyla ilgili on yıl geçmişe dayanan bir veri dosyası bulunuyordu. Herkesten önce okumayı bitirip, Amerikan başkanına dönen Türk lider,

“Burada bizlere tıpatıp benzeyen kişilerin hayatlarını görüyoruz. Nüfus durumu ise her ülkede son on yılda tam tamına iki katına çıkmış durumda. Ne eksik ne fazla! Bu ne anlama geliyor? Her ülkede aynı insandan iki adet mi var? Çünkü bildiğim kadarıyla bir ikizim yok. Hiçbirimizin yoktur sanırım. Ayrıca bu veriler tam olarak doğru mu? Eğer doğru ise doğal olan doğumlarla artan nüfus fazlası nerede?” dedi soran gözlerle diğer devlet başkanlarına bakıp.

Salonda bulunanlar dosyalarını okuyup kapattılar. Başkan onlara bakıp, “Şimdi size bir hikâye anlatacağım ve eminim burada bulunan hiç kimse bu hikâyeye inanmayacak. O yüzden hikâyenin sonunda size bir de kanıt sunacağım. Bu kanıtla beraber sizden bir karar vermeniz istenecek. Dünya’nın kaderini belirleyecek bir karar!” dedi.

Geniş yuvarlak masanın hemen karşısında dev bir ekran vardı. Başkan anlatmaya başladığında sadece elini kaldırarak ekranın açılmasını sağlamıştı. Birçoğunun gözünden kaçmamıştı bu ancak hiçbiri hikâyeyi kaçırmak istemedikleri için dikkatle dinlemeye başladılar.

“Bu gördüğünüz beyler ve bayanlar, üç yüz milyon yıl önce Dünya’nın hali. O dönemde bu topraklarda sadece vahşi hayvanlar vardı.”

Bu arada ekranda resimler değişiyor, dinozorlar, dev mamutlar, yırtıcı kuşlar gösteriliyordu.

“Bu da yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış en uzun evrimi yaşayan canlı.”

Ekranda bir kaplumbağa vardı.

Lafa giren Rusya Başkanı, “Hayvan demek istediniz herhalde!” dedi. Ona sertçe bakan başkan, “Siz insanoğluna göre hayvan!” dedi sertçe.

Bu tepkiyi ve yorumu salonda bulunan hiçbiri beklememişti. Neler döndüğünü anlamaya çalışıyorlardı. “Siz, insanoğlu” diye hitap etmişti onlara başkan. O zaman o kim veya neydi?

“Lütfen lafımı kesmeden dikkatle dinleyin!” dedi kendinden beklenmeyecek şekilde gür bir sesle ve resimleri teker teker gösterip anlatmaya devam etti.

“Sizin deyiminizle Samanyolu Galaksisi’nde Dünya şurada bulunuyor. Fazla değil sadece beş ışık yılı üstünüzde, Proxima’nın hemen sol üst tarafında bulunan diğer bir güneş sisteminde bulunan Chelon gezegeninde çok daha farklı yaşam koşulları oluşmuş durumdaydı bir zamanlar. Her yeri yumuşak sıvı dokuyla kaplanmıştı ve atmosfer çok daha az oksijen üretiyordu. Bu koşullar sizin türünüze göre değildi ama yine de yaşabiliyordunuz. Tek farkla; gelişim için gerekli oksijeni almayan beyinleriniz sizi gelişmekten alıkoyuyordu.

Oysa aynı koşullarda olan kaplumbağalar, zamanla çok ileri düzeyde bir topluluk olmuştu. Bu durumda bile size gerekli yaşam koşulları sağlayıp gelişmenize müsaade edilmişti ta ki yeterince güçlenip bizimle savaşana kadar. O zaman bu kadar gelişmiş olabileceğinizi düşünmemiştik ancak yine de geride kalan insan topluluğunu yok olmaktan kurtarmak için sizi buraya Mezopotamya topraklarına bıraktık.

Aynı zamanda milyonlarca yıl önce bu topraklara gelip, gelişim bakımından gerileyen atalarımızı ziyaret ettik. Geride kalanlar için insanların sözünü aldık. Atalarımız burada her zaman güvenle yaşayacaktı böylece eğer başımıza bir şey gelirse yeniden başlayacaktık. Bizim teknolojimiz ve onların tohumlarıyla yeniden doğacaktık. Ancak bize verilen sözler tutulmadı. Kaplumbağa ırkı neredeyse yok olmak üzere. Sırf sizin kendinizi geliştirmek adına bu gezegenin ekolojik dengesini bozmanız yüzünden hem de!”

Diğer ülke başkanları onu ciddiyetle dinliyor, bir yandan da onun kafayı yediğine inanmaya başlıyorlardı ancak hepsi sonuna kadar dinleyecek kadar sabırlıydı.

“Şimdi ise gezegenimiz yok olmak üzere. Güneş patlaması yaşadık ve o kendi kendini onarıncaya kadar başka bir gezegende yaşamamız gerekiyor. On yıl önceydi buraya gelişimiz. O zamandan bu zamana insan ırkını takip etmemiz kolaylaştı. Önceleri yaşayan her insanı kopyalayarak sahte bir yaşamla başka bir yerde gerçek kimliklerimizi sakladık. Şimdi ise doğan her insan çocukla beraber aynı şekilde kaplanmış vücudu olan yeni bir birey oluşturabiliyoruz. Birçoğunuzu yok etmemiz gerekti başta çünkü üremenizin sınırı yok ve boyutunuz bu gezegenin taşıyamayacağı kadar büyük tabii bu hızda çoğalmaya devam ederseniz.

Gelelim bu güne. Ekranda Dünya gezegeninin etrafını ve uyduları görüyorsunuz sadece ama bu sadece sizin Hidrojen yoğunluğundaki algı genişliğinizden kaynaklanıyor. Göremediğiniz şey ise sadece bizim gezegenimizde olan ve algınızın göremeyeceği kadar farklı bir frekansta işlem yapılan Turtinityum molekülü. Şimdi ekrana dikkatle bakın!”

Kafasını Simon’un ikizi olan yabancının yaptığı gibi hızla titretti ve birden durdu. Ekran’da Dünya’nın etrafını tamamen saran devasa açık mavi, neredeyse saydam gibi görünen gemiler sarmış, Dünya, gemilerden görünmez olmuştu birden. Masanın üzerindeki iki adet kırmızı telefon şiddetle çalmaya başlamış, gökyüzü kararmış ve aşağıda insanlar koşuşturmaya başlamıştı.

Başkanlar endişe ve korkuyla kapalı olan cep telefonlarına sarılmışlar ama hatları çalışmadığını görünce şok olmuş vaziyette başkana bakmışlardı.

Başkan ise bir anda tüm kıyafetleri ve vücut derisini üzerinden sıyırarak mavi saydam ışın haline gelmişti. Odadakiler şimdi ona dehşetle irkilmiş halde bakıyorlardı. Kapıya doğru kaçmaya çalışan bile olmuştu ancak kapıdaki korumalar gözleri mavi bir ışık saçar halde onların önüne geçmişti.

Elleri önde bağlı, ayakları yere sarkmış, havada olan kaplumbağa, kafasıyla onları süzdü. Daha sonra kafasını öne eğerek,

“Herkes sakin olsun. Amacımız işgal değil. O yüzden hepinizi buraya aynı anda çağırmak için bu kadar uğraştık. Bu gezegen sizin yaşamanızı karşılayamayacak hale gelecek bir süre sonra. O zaman yapabileceğiniz bir şey kalmayacak. Neslinizin sonu yıkımla olacak. Oysa sizden yaklaşık yedi ışık yılı olan Tranto gökadaları bölümünde, güneş sistemi sizinkiyle neredeyse aynı, yaşam koşulları tıpkı burası gibi olan ve yüzölçümü Dünya’nın neredeyse iki katı büyüklüğünde bir gezegen var. Yukarıda gördüğünüz gemiler burayı işgale değil buradaki milyarlarca canlıyı bu gezegenden taşımak için geldi. Sizden istediğimiz bu kararımıza saygı göstermeniz. Kimseyi zorla götüremeyiz o yüzden size bir teklifimiz var. Burada en değerli madeniniz olan altını size sağlayacağız. Her ülke başına bin megatondan bahsediyorum.”

Durdu ve üstüne bastırarak, “Beyler ve Bayanlar! Dünya gezegenini sizden satın almak istiyoruz!” dedi.

“Biz gezegen satmayız! Bizde satılık gezegen yok! Defolun buradan! Sizi gidi aşağılık kozmo kaplumbağalar.”

“Simon!, Simon! Ne sayıklıyorsun öyle! Uyan hadi bu kadar çok içilir mi! Off! Dağıtmışsın burayı!”

“Ha! Ne! Kaplumbağalar iş… işgal e..diyorlar. Ne? Neredeyim?”

“Haha! Ne kaplumbağası, ne işgali? Sen ne içtin akşam öyle? Belgesel izlerken uyuyup kalmışsın! Ben kapattım televizyonu.”

“Ahh! Başım nasıl ağrıyor? Uçak yolculuğu da çarptı herhalde. Paris’teki garip olay aklımdan çıkmadı bir türlü. Üstüne bu belgesel bir de haber izleyince tam olmuşum. Ne rüyaydı ama. Gerçek gibiydi ama çok ta komikti gerçekten. Kaplumbağalar Dünya’yı bizden satın almaya geliyor. Hah! Ne hayal gücüm varmış benim de!” dedi Simon kendine gelirken.

Akşam yorgun olduğu için daha uzakta olan kendi evine gitmeye üşenmiş ve kız kardeşim dediği, yetimhanede beraber büyüdükleri Doroty’nin yanına gelmişti.

“Neyse! Dur ben sana bir kahve yapayım da kendine gel!” dedi Doroty mutfağa doğru giderken. Birşeyler daha mırıldanmıştı Simon’ın duymadığını düşünerek ama ağzından çıkan fısıltı halindeki son cümleleri duymuştu Simon.

“Sana göstereceğiz kozmo kaplumbağa devrimi nasıl olurmuş!” diyordu hafif mavi ışık saçan gözleriyle ona son bir bakış atan Doroty.

Takılıyoruz Bizbize

Burada paylaşılan yayınlar hiçbir şekilde herhangi bir şahsa yada kuruma zarar verecek nitelikte değildir. Öyle olduğunu düşünüyorsanız lütfen yukarıda, sağdaki sosyal ağlar menüsüne girerek bana ulaşın ama baştan söyleyim, bu yazı beni bağlamaz :D