Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!

27 Ocak 2019 Pazar

KONU: ,

KOZMO KAPLUMBAĞA DEVRİMİ - SERİ 1



Dünya üzerinde birçok kişi bir benzeri olduğunu düşünür bazen. Çoğu zaman insanlar ikiz olarak yaratıldıklarına bile inanmışlardır ama hiçbir zaman o kişiyle karşılaşmazlar. Kendilerine gösterilen kişi hakkında ise “Sadece beni andırıyor.” diye düşünürler.

Birleşmiş Milletler genel sekreterinin yakın koruma görevlisi olan Simon için sıradan bir gündü aslında. Sekreterin Fransa başkanı ile toplantısı vardı. İşi gereği Dünya’nın her köşesini geziyor ve bu onun sıkıcı sayabileceği hayatının en renkli doğasıydı. Her ülkeyi, insanlarını ve doğal güzelliklerini kısa da olsa görme şansı oluyordu.

Asker olma kararını çok genç yaşta almıştı. Bir yetim ve öksüz olan Simon ebeveynlerini hiç tanımamış, Madrid devlet yetiştirme yurdunda büyümüş ve eğitimini orada tamamlamıştı. İspanyol özel kuvvetlerine katıldığında daha yirmi yaşına yeni basmış, sonrasında savaşma becerileri konusunda çok yetenekli olduğunu kanıtlayınca Amerika’da özel kuvvetlere katılmıştı. Orta Doğu operasyonlarındaki üstün başarısı onu bugünkü çok önemli sayılan yakın koruma pozisyonuna getirmişti. Oysa o bunun bir işkence olduğunu düşünüyordu zaman zaman.

Siyahî Genel Sekreter oturduğu arka koltuktan, önde şoförlük yapan Simon’a dikiz aynasından bakarak,

“Nasıl buldun burayı?” dedi işaret parmağıyla Eiffel Kulesini gösterip.

“Çok güzel bir şehir efendim.” diye cevap verdi geniş omuzlarının üstünde taşıdığı güneşte yanmış esmer, sert yapılı, biçimli yüzünü aynaya çevirerek. Klasik damla güneş gözlüklerinden aynaya baktığı belli olmuyordu. Pencereden gelen hafif esinti, yandan ayrılmış kısa koyu kumral saçlarını hafifçe yukarı kaldırmıştı.

Az sonra Paris’in merkezinde bulunan başkanlık sarayına gelmişlerdi. Aracın anahtarını kapıda onları karşılayan görevliye veren Simon sekretere eşlik ederek onu kapıdan geçirdi. Başkan onu karşılamış ve sekreteri içeri davet ederken her zaman ki gibi Simon dışarıda, kapıdaki diğer korumalarla kalmıştı. Görüşme uzun sürmüş ve onun canı sıkılmıştı ama görev icabı orada beklemesi gerekiyordu. Yanındaki diğer korumalardan biri onu anlamış gibi yavaşça kulağına doğru eğilip,

“İlginç bir şey görmek ister misin?” diye fısıldadı yarım İngilizcesiyle.

Soru soran gözlerle ona bakarken koruma, hemen arkasındaki güvenlik kameralarını izleyen ekranların olduğu odaya açarak ona kafasıyla takip etmesini işaret etti. Ne olacak ki diyerek arkasından içeri girdi. Kapıyı yavaşça kapayan diğeri, oradaki görevliye kendi dillerinde bir şey söyledi. O da hafifçe gülerek sağdaki kapalı ekranlardan birini açıp Paris’in arka sokaklarından birine bakan kameraya bağlandı ve önceden kayıt edilmiş olan görüntüleri göstermeye başladı.

Burası keşlerin, yankesicilerin ve kimsesizlerin durak yeri olan, 91. cadde dedikleri, polisin bile giremediği, pis ve çok tehlikeli bir yerdi. Ekranda iki zenci genç ot içiyor, arkada bir fahişe patronuyla kavga ediyor, aralarından elindeki büyük sustalıyı parmaklarından oynatarak geçen ufak boylu, zayıf, saçları yandan çizgi halinde kazınmış bir serseri onlara tip tip bakarak hızlıca yürüyordu.

Bu görüntülerde bir ilginçlik görmemiş hatta canı daha fazla sıkılmıştı ki yanında ki koruma bekle diyerek onu uyardı. Ekrana tekrar bakınca, iki kişi daha fahişenin konuştuğu beyaz kovboy şapkalı ve kürklü siyah deri ceketi olana yanaşarak ona çarptılar. Kendisini soymaya çalıştığını anladığı tiplere belindeki Desert Eagle marka silahını çıkaran kadın satıcısı onlara bağırıp bir şey söyledi. Durup ona bakan tipler biz bir şey almadık dercesine kollarını iki yana açmışlardı. O sırada yerde bir hareket oldu ve gölgelerden çıkarcasına kürklü adamın arkasına doğru yerden kalkan evsiz, elindeki sivri uzun demir çubuğu arkasından aniden soktu. Göğüs kafesinden çıkan kanlı çubuk işini hemen bitirmişti adamın.

Fahişe çığlığı basarak kaçmaya başlamış ancak köşe başında aralarından geçen kafası çizik kesici tarafından durdurulmuştu. Duvara dayanan keşler hiçbir şey olmamış gibi kafaları uçmuş halde ot içmeye devam ediyorlardı. Öldürdüğü adamın içinden çıkardığı çubuğu eline alan adam hemen kafasının üstündeki kameraya bakarak kanlı demiri yaladı ve pis bir sırıtışla onu kameraya sapladı. Görüntü gitmiş görevli onlara bakarak bir şey söylemişti.

Dışarı çıkan korumalar, beklemeye kaldıkları yerden devam ettiler. Simon ise “Ben de canı sıkılan bir ben varım diyordum.” dedi içinden gülümseyerek.

Görevi bitmiş ve kaldıkları süitte odasında uzanıyor ve düşünüyordu. Ekranda gördüğü görüntüler ona pek ilginç gelmemişti aslında ama onun için çok daha ilginç bir şey yok muydu? Aklına geliyor ama olamaz diyordu içinden. Sıkıntıdan uydurma şeyler gördüğünü düşünmeye başlamıştı herhalde. Fakat içindeki ses onu rahatsız etmeye devam ediyordu ve bir türlü susturamıyordu onu.

“Gördün değil mi? Çok benziyor sana. Aslında ikizin kadar benziyor. İyice baktın gözlerine değil mi? Tıpkı sen. Aslında o sensin. Sen de o. Sen de diğerleri gibi çift yaratıldın. İşte bu da senin diğer yüzün. Diğer sen. O da sensin.”

“Yeter! Git kafamdan! Beni andırıyor hepsi bu!”

“Sen kendini kandırmaya devam et. Senin ikizin o. Onu görmelisin. Ne olduğunu çözmelisin. Belki, kim bilir belki anne ve babanın kim olduğunu bile söyleyebilir. Git! Bul onu!”

Ertesi gün genel sekreterle Brüksel’e dönen Simon bir hafta izin aldı ve ilk uçakla Paris’e geri döndü. Kafasındaki ses hiç susmuyor, sürekli sorular soruyor ve onu uyarıyordu. Artık daha fazla karşı koymayacak ve onu bulacaktı. İlk olarak başkanlık sarayında onunla görüşen korumayı buldu ve ondan görüntülerin nerede çekildiğini öğrendikten sonra 91. Caddeye doğru yola çıktı.

Caddenin yüz metre gerisinde onu bırakan kıvırcık saçlı Hintli taksi şoförü, “Ancak buraya kadar gelebilirim. Geri kalan yolu yürüyeceksiniz.” dedi endişeli ses tonuyla.

Aradığı kişiyi sokak arasındaki dar sokakta bulabileceğini biliyordu. Üzerindeki mavi kot pantolonunun paçalarında sakladığı küçük bıçağı ve parmak tabancası ve beline sakladığı 45’lik, dolu ve ateşlenmeye hazırdı. Üzerindeki kahve tonlu kumaş ceket, belindekini saklamaya yetmişti. Sokak köşesinde pazarlık yapan keşler onun yabancı olduğunu anlayıp sinirli tavırlarla bakıyorlardı. Aralarından bir tanesi Fransızca bir şey söyleyip cebindeki küçük çakıyı ona doğru uzatarak yaklaşmaya başladığında, o çoktan belindeki silahı çıkarmış namlunun ucuyla geriye gitmesi için elini sallamıştı satıcıya. Gerileyen satıcı arkasını dönerken telefonunu çıkararak arama yapmaya başlamıştı. Çok zamanı yoktu. Onların yanından geçerek sağda, kameranın takılı olduğu dar sokağa doğru yavaşça ilerledi. Yerde olan evsizler ellerinde şarap şişeleri ile gündüz vakti soğuk kaldırım taşlarının üstünde keyif yapıyorlardı.

Hepsini bir bir inceleyen Simon onun burada olmadığını anlamıştı. Hemen sonra arkasında beliren, daha önce izlediği kamera görüntülerinde gördüğü, saçları yandan kazınmış kafası çizik genç, elindeki silahı doğrultarak ona doğru yaklaştı. O da silahını ona çevirmiş ve göz göze gelmişlerdi şimdi. Koruma ona,

“Birini arıyorum. Sadece konuşacağım. Bela istemiyorum.” Dedi sakince.

“Kimmiş bu aradığın ve sen kimsin adamım?” dedi çizikli zar zor konuştuğu İngilizcesiyle.

“Patronunu arıyorum!” derken onun gözlerinin hafifçe kaydığını fark etmişti. Yavaşça eğildi ve elini paçasına götürüp diğer silahını kapar kapmaz sağ arka tarafında beliren adama doğrulttu ve,

“Olduğun yerde kal. Yaşamaya devam et.” dedi. Sesinden çok soğukkanlı olduğu belli oluyordu. Gölgenin içinden yavaşça çıkan adamın elleri boştu.

“Sakin olun bayım. Size zarar vermek niyetinde değilim. Sadece neden beni aradığınızı merak etmiştim ama şimdi anladım.” dedi ona dikkatle bakarak. Karşısında onun ikizi duruyordu ve o buna hiç şaşırmamış gibiydi. Birden kafası titremeye başladı. Sanki istemsizce yapıyordu bunu. Gözbebekleri koyulaştı ve hızla titreyen kafası aniden durdu. Tekrar Simon’a bakıyordu şimdi.

Hayatında böyle garip bir durumla hiç karşılaşmamıştı. Karşısında çok garip biri vardı ve kafasının titrediği o an sanki başka bir yerde gibiydi ikizi. Simon bir şeyin onunla bağlantıya geçtiğine yemin edebilirdi.

“Gitmem gerekiyor. Sayende huzura kavuşup bu gereksiz çileden kurtuluyorum. Senin de gitme vaktin geldi. Diğer hayatta belki görüşürüz.” dedi gülümseyerek ve tekrar gölgenin olduğu bölüme doğru geri çekildi.

Aynı anda sanki bir kabukmuş gibi üzerindeki kıyafetler ve vücut derisi yere doğru aktı. Masmavi bir ışın demeti kısa bir süre belirdikten sonra yok oldu. Yerde kalan deri kısım ise gri bir toza dönüşmüştü. O sırada ağzı bir karış açık olan Simon ona doğru yaklaşan sıska yankesiciyi son anda fark ederek kafasına silahın kabzasıyla vurmaya çalıştığını anlayıp koluyla onu engelledi. Diğer eliyle kafasını tutup kendisine sertçe çekerek bir kafa atan koruma burnunun kırılma sesini hissetmişti. Yüzünden kanlar boşalan genç yere boş bir çuval gibi yığıldı. Keşler olanları görmüş ama geride durmayı tercih etmişlerdi.

Simon’ın ise kafası hala o olaydaydı. Nasıl oluyordu bu? O kim veya neydi? Kafasında ki soru işaretlerini çözmeye gelmişti aslında ama şimdi çok daha soru oluşmuştu beyninde. Araştırmaya karar verdi ve nereye bakacağını iyi biliyordu.

Takılıyoruz Bizbize

Burada paylaşılan yayınlar hiçbir şekilde herhangi bir şahsa yada kuruma zarar verecek nitelikte değildir. Öyle olduğunu düşünüyorsanız lütfen yukarıda, sağdaki sosyal ağlar menüsüne girerek bana ulaşın ama baştan söyleyim, bu yazı beni bağlamaz :D