Blogger tarafından desteklenmektedir.
Oooo neler var neler!
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2019 Çarşamba

LETHAL WEAPON TV SERIES


LETHAL WEAPON TV DİZİSİ

Mel Gibson ve Danny Glover'ın başrolünü paylaştığı, 1987 tarihli, komedi polisiye tarzındaki efsane filmden uyarlanan Lethal Weapon, küçük bir kalp krizi geçiren Detektif Murtaugh'un hayatındaki değişimleri ve bu esnada ona yeni atanan, karısını kaybetmiş olan vurdumduymaz ortağı Riggs'in onun ve kendisinin hayatını nasıl karıştırdığını anlatıyor.


Tabii bu bahsettiğimiz konu ilk iki sezon için geçerli çünkü üçüncü sezonda diziden çıkarılan Riggs karakterinin yerine yeni bir kan geldi. 

Yeni ortak, Cole eski bir CIA operasyon askeri ve çok yetenekli ama onun da tıpkı Riggs gibi belayı üzerine çekmede süper bir yeteneği var. Tabii bu durum dedektif Murtaugh'ın işini zora sokup, kalbinin zorlanmasına neden olacaktır.

Düzgün bir hayatı olan Murtaugh bir süre sonra ortağının birlikte çalışmaktaki sorumluluğunu ona hissettirmeye başlıyor ve olaylar böylece gelişiyor.

İzlemesi tıpkı filminde olduğu gibi oldukça keyifli olan diziyi şiddetle tavsiye ettiğimi belirtmeden edemeyeceğim.

Yazar: Jakob Corewill - 2/13/2019

12 Şubat 2019 Salı

WESTWORLD

Başlamadan önce şunu belirtmekte fayda var sanırım. Dizi hakkında Ekşi Sözlük'teki 333 yorum dahil tüm yazıları okurken hakkında bu kadar bahsedilen bir dizinin daha olmadığını varsayıyorum. Tabii buna etki eden unsurlardan, dünyanın en iyi oyuncularından olan Anthony Hopkins ve Ed Harris'in dizide olması, Westworld'ü (Batı Dünyası) izlemek için başlı başına bir sebep.

Yine oyunculuk kariyerlerinin zirvesine gelen Thandie Newton ve Tessa Thompson'un muhteşem oyunculuğu da diziyi izlemesi çok keyifli kılan unsurlar arasında yer alıyor.
Peki bu kadar yetenekli oyuncu nasıl bir dizide oynamış? Kısaca buna göz atarsak son dönemde ortaya çıkan yapay zekaya sahip insan yaratma fikrinin uç boyutlara taşındığı oldukça fantastik bir senaryoya sahip olan bir diziden bahsediyoruz.
 Robert Ford (Anthony Hopkins) çok zeki bir mucittir ve üzerinde çalıştığı projelerden biri de yapay zekaya sahip sentetik insan yapımıdır. Bunu zamanla geliştirip dış dünyaya kapalı bir alanda yarattığı Westworld adlı oyun bölgesi, çok zengin insanların hayallerini yaşayacakları bir yer haline gelecektir. Bu bölgenin oyuncuları tamamen sentetiklerden oluşmuştur ve görünen herşey bir kurgudan ibarettir aslında. Bu parka 1000 dolar verip tüm arzularını gerçekleştiren zenginler ise öldürme, seks ve macera içgüdülerini sentetiklerle gidermektedirler.
Bir noktadan sonra işler tuhaflaşmaya başlar çünkü bazı sentetikler senaryonun tekrar tekrar oynatılmasının ardından bazı şeyleri hatırlamaya başlamışlardır. Bu bir arıza olarak değerlendirilir ve buna karşı önlem almaya çalışan ekip lideri, yine oyunculuk olarak
muhteşem bir performans sergileyen usta isim Jeffrey Wright, Bernard sentetiklerden birini özel olarak değerlendirmektedir. Bu sentetik ise Dolores'tir (Evan Rachel Wood)
İlk sezon'da olayların ne olduğunu kavramak için oldukça zorlanıyorsunuz çünkü kurgu karışık ama bir o kadar da takip edilesi. İkinci sezon ise bir çok şey açığa çıkıyor ve aklınıza gelmeyecek süprizler sizi bekliyor. Son sezonun başını çeken Ed Harris dizide beklenenin üzerinde bir performans sergilemiş. 
Ayrıca hikaye batı dünyasından çıkıp doğu kültürünün atmosferine taşınıyor. Tabii kızılderelilerin de son bölümde etkisi ağırlıkta. Daha fazla yazarsam Spoiler vereceğimden dolayı burada bitiriyim en iyisi. 

Son olarak eğer çatlak bir mucitseniz bile mutlaka sizi kontrol etmeSi gereken birilerinin olduğundan emin olun yoksa yaptığınız icatlar bir gün başınıza çok acayip işler getirebilir dedikten sonra mutlaka izlenmesi gereken diziyi kaçırmamanızı şiddetle tavsiye ediyorum.



Yazar: Jakob Corewill - 2/12/2019

6 Şubat 2019 Çarşamba

BLACK MIRROR


Bir bilimkurgu dizisi olan Black Mirror, insanoğlunun en mükemmel buluşlarının ve buna bağlı olarak ortya çıkan bizlerin en karanlık içgüdülerinin birbirine ters düştüğü, teknolojinin üst düzeyde olduğu yakın bir geleceği konu alıyor.

Channel 4'de yayınlanan dizi, tüm bölümlerinin birbirinden bağımsız olduğu, her birinin bir film havası taşıdığı farklı bir yapım. 

Black Mirror, neredeyse düşkünlük derecesinde biz de bağımlılık yapan teknolojinin daha ileri seviyelere geldiğinde bizi ne türlü felaketlere sürükleyebileceğini yüzümüze tokat gibi çarpıyor. En gelişmiş teknolojiyi kullanan sahnelerde bile, insan psikolojisinin ne hale geleceği ve bunun insan ilişkilerinde ne kadar etkili olduğu çarpıcı bir şekilde gözler önünen serilmiş.

Hala Black Mirror dünyasında kaybolmadıysanız ve diziye başlamak için bir neden arıyorsanız işte size bunlardan bazıları.

Her bölümünde farklı oyuncular, hatta farklı yönetmenler çalışmış. Başlarda bu size karmaşık gelebilir. Fakat ilk sezondan sonra gerisini izlemeyi iple çekiyorsunuz.

Her ne kadar bilim-kurgusal olaylar yaşanıyor gibi görünse de aslında yaşanılan çoğu şey korkarız ki yakın gelecekte başımıza gelebilir. Dizi, temelde teknolojinin yanlış kullanımına atıfta bulunuyor olsa da her bölümde bu konuyu farklı şekillerde işliyor ve  kimsenin kolay kolay dile getiremeyeceği gerçekleri yüzümüze vuruyor.

Yalnızca gelecekte yaşamak istemeyeceğimiz noktalara değil aynı zamanda 'keşke gerçek olsa' dedirten olaylarla da karşı karşıya kalıyoruz.

Son olarak, Black Mirror bizi bir nevi çelişkiye sürüklüyor. Teknolojiyi kullanan insanoğlu, o olmasaydı ne duruma gelirdi? Daha ileriye giden teknoloji insanları nereye sürüklüyor? Teknolojiyi kullanan bizler miyiz yoksa o, bizi mi kullanmaya başlayacak?

İzleyin. Pişman olmayacaksınız.

Yazar: Jakob Corewill - 2/06/2019

4 Şubat 2019 Pazartesi

TRAVELERS


Artık zamanı gelmişti Netflix'in sunduğu Travelers dizisinden bahsetmenin. Üç sezon oynayan ve akıllara durgunlar verecek şekilde işlenmiş dizinin konusu kısaca şöyle.

Ekibimiz aslında gelecekten gelen gezginlerdir. Gelecekten gelmek için ise bedenlerini değil sadece zihinlerini geçmişe gönderebiliyorlardır. Bunu da şu an yaşayan herhangi birinin ölüm anında gerçekleştirebiliyorlardır.

Gelecekten gelen ekip aslında çok yaşlı ve tecrübeli bir ekip olmasına rağmen yeni bedenlere ve onların hayatlarına alışmaları zaman alacaktır. Bu arada bu gelecek ekipleri oldukça fazladır ve zaman zaman birbirleri ile çatışma içerisine girebilmektedirler.

Dizi üç sezon oynamasına rağmen bir solukta izlenebilecek kadar akıcı ve fantastik. Tabii son haberler bizi açıkcası üzdü çünkü dizinin başrol oyuncusu  Eric McCormack'a göre dizinin dördüncü sezonu çekilmeyecekmiş. Kimbilir belki fikirleri değişir sonradan.

Yazar: Jakob Corewill - 2/04/2019

2 Şubat 2019 Cumartesi

FUTURE MAN


Başrolünde Josh Hutcherson'ın oynadığı Future Man, Geleceğin Kurtarıcısı, aslında bir bilim araştırma merkezinde hademe olarak çalışıyor. Adı da Josh Futturman.

Josh'un en iyi yaptığı işlerden biri çok iyi bir video oyuncusu olmasıdır. Oynadığı son oyunde Future Man karakterini zafere taşıyan Josh sonrasında olacaklardan haberdar değildir. Oyunun amacı gelecektekileri kurtarmak için seçilmiş kişiyi bulmaktır ve Josh oyunu bitirdiğinde gelecekten gelen iki kişi onun kurtarıcı olduğunu söyler.

Bu kişiler normal insanlara göre çok daha vahşi ve savaşçı karaktere sahiptir. Bir hademe olan Josh onları zaptetmeli, normal hayata uyum sağlamalarına yardımcı olmalı, bir yandan da geleceği kurtarma planlarında onlara destek çıkmalıdır.

Bir çok yorumda klasik Amerikan abzürd komedi tarzına yakıştırmalar yapılmış ancak konu ve karakter itibari ile hiç de o şekilde olmamış. Son derece eğlenceli ve keyifli seyri, aksiyonları ve bitmek bilmeyen macera tadıyla Future Man kesinlikle izlenmeli.

Yazar: Jakob Corewill - 2/02/2019

31 Ocak 2019 Perşembe

THE ORVILLE


Geçen senenin sonunda yayınlanmaya başlayan yepyeni bir diziyi daha sizlere tanıtacağım. The Orville konusu itibari ile Star Trek serilerine benziyor ancak çok daha eğlenceli bir hale gelmiş durumda.

Bundan dörtyüz yıl sonra insanoğlunun keşif çalışmaları oldukça ileri düzeye ulaşmış, evrenin öbür ucunda bulunan yerlere uzay gemileriyle rahatlıkla gidebileck düzeye gelinmiştir. Uzay federasyonuna bağlı bir gemi olan The Orville ve onun sansasyonel mürettebatı, farklı uzaylı ırkları bünyesinde toplamış, değişken yapısıyla ilgi çekici maceralarına devam ediyor.

Dizi son zamanların sıkılmadan izlenebilecek eğlenceliklerinden biri olacağı kesin. Şu sıralar 2.sezonu oynayan diziyi keyifle izleyebilirsiniz.

Yazar: Jakob Corewill - 1/31/2019

29 Ocak 2019 Salı

STAR TREK DISCOVERY


Son yıllarda en kaliteli film ve dizi yapımlarına el atan Netflix, Star Trek seri filmlerini aratmayacak harika bir diziyle yine karşımızda.

Sivri kulaklı komutan Spark'ı daha çocukken tanımış biri olarak bölümlerini heyecanla takip ettiğim bu seriyi sizlerle paylaşmak istedim. 

Şu sıralar Star Trek Discovery Sezon 2 vizyona girmiş durumda ve ilk iki bölümünü izlerken Discovery ekibinin hiç hız kesmeden maceralarına devam edişini seyrettim.

Dizinin hiç bir görevde yılmayan cesur karakteri Michael Burnham Star Trek Enterprice kaptanı ile yeni maceralara atılıyor. Komutan Saru ise her zaman ki gibi ilginç karakteriyle diziye damgasını vurmuş durumda. 

Hayal gücünüzün sınırlarını ve hatta ötesini zorlayan yapısı, zekice işlenmiş konusu ve ne kadar ileri bir seviyede uygarlık olabileceğimizin en güzel örneklerini vermesi diziyi, filmleri kadar çekici kılıyor. Mutlaka izlemelisiniz. 


Yazar: Jakob Corewill - 1/29/2019

28 Ocak 2019 Pazartesi

GOTHAM


GOTHAM: Kötülüğün, hırsızlığın, yolsuzluğun ve ahlaksızlığın, iyilik tohumlarını yok ettiği, delilik sınırlarını zorladığı, kasvetli ve karanlık şehir. 

Ra's al ghul'u, joker'i, Fish Mooney'si, Falcone'u ile kötülerin ısrarla yok etmek istediği ama bir türlü başaramadığı şehirde ne olursa olsun en sonunda dengeler yerini buluyor.

Dizinin baş karakteri Dedektif Jim Gordon, tüm kötülüklerle mücadele ederken başına gelmeyen kalmayacaktır. Batman serilerini izleyenler için tam bir bulmacaya dönen dizide karakterlerin ilk halleri sizi şaşırtacak.

Bruce Wayne'nin çocukluğu tam bir hayalkırıklığı olsa da uşağı Alfred için aynı şeyi söyleyemeyiz. Belki de gelmiş geçmiş en iyi uşak karakteri ile başbaşayız. 

Penguen'i ve bir zamanlar ne halde olduğunu görmek çok iyi bir deneyimdi aslında çünkü bu karakterde tam bir özümseme ile karşılaşıyoruz. Dizinin neredeyse tamamını sırtına almayı başaran Penguen, yeri geldiğinde çok kötü, yeri geldiğinde tam bir deli, yeri geldiğinde ise şehrin en önemli savunucusu.

Dizide iki şey çok ilginç hale geliyor. Birincisi Jim'in eski sevgilileri ve sonradan kötü kadına bürünmeleri. Barbara ve Lee ilginç şekilde kötüleşiyorlar. İkincisi ise kötülerin bir türlü ölmemesi. Penguen, Riddler, Joker, Butch, Ivy, Selina öldükten sonra dirilenlerden sadece birkaçı.

Şu an beşinci ve final sezonuna girmiş olan dizi her ne kadar karakterlerin Batman serisine çok uymaması ve anlamsız geri dönüşleri olsa da akış ve seyir zevki açısından ortanın iyisi bir hale gelmiş durumda. İyi seyirler.

Yazar: Jakob Corewill - 1/28/2019

27 Ocak 2019 Pazar

THE GOOD PLACE


Bugün yine çok eğlendiğim ve severek izlediğim dizilerden birini daha sizlerle paylaşmak istedim. The Good Place - İyilerin Yeri.

Dizinin konusu şöyle: İnsanlar öldükten sonra iki ayrı yere gönderiliyorlar. Bunlardan biri dizide anlatılan yer olan iyilerin yeri. Şimdiye kadar herşey yolunda gitmişken olaylar, kötülerin yerine gitmesi gerekirken yanlış yere gönderilen Eleanor Shellstrop'ın iyilerin yerine gelmesiyle oldukça karışır. Düzenlemeyi yapan ve aslında bir zebani olan Michael iyilerin yaşamındaki terslikleri fark eder. Buna sebep olan kişinin ve onun arkadaşlarının tekrar değerlendirilmesi için yargıca başvurur.

Bu durumun anlaşılması ile Michael ve yardımcısı Janet'in başı yönetimle belaya girecek ve kaderleri, olaylara sebep olan dört insanla bağlanacaktır.

Eleanor'un arkadaşları Chidi (Filozof), Jason (Boş Gezer), ve Tahani'dir (Çok Zengin). Michael ve Janet'le durumu düzeltmeye çalışan ekibin başlarına gelmeyen kalmayacaktır.

Yirmi dakikalık kısa bölümlerden oluşan oldukça eğlenceli bu diziyi mutlaka izlemelisiniz.

Yazar: Jakob Corewill - 1/27/2019

26 Ocak 2019 Cumartesi

BROOKLYN NINE NINE


Selamlar. Uzun süreden beri izlediğim ve asla izlemekten sıkılmadığım dizileri sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. 

Sırada, 'Brooklyn 99' isimli polis karakolunda çalışan ekibin başına gelen ilginç ve sıradışı olayların son derece eğlenceli bir halde anlatıldığı bir dizi var.

Dizinin baş karakteri Jake Peralta, bu karakola dedektif olarak atanır ve ortalık birden karışır. Çok uzun zaman beraber çalışacak olan ekip bir süre sonra tam bir aile kıvamına gelecektir ancak bir farkla. Neredeyse tüm ekibin karakter olarak birbirlerine süper zıt olması, olayları çok eğlenceli hale sokacaktır.

6.Sezon oynayan eğlenceli dizinin kahramanları, Kaptan Holt (çok soğuk ve mesafeli ancak ılımlı), Rosa (tuttuğuna koparan, sinirli dedektif), Terry (aile babası, grubun abisi, kaptan yardımcısı), Amy (herşeyi kitabına uygun yapmayı seven, üstlerinin gözüne girmeye çalışan dedektif), Charles (süper enetellektüel, sadık arkadaş, Jake'in ortağı), Gina (karakolun sekreteri, yaratıcılık konusuna takılmış ancak çalışması yeterli olmayan karakter), Hictcock ve Scully (en eski dedektifler, zamanlarının neredeyse tamamını yemek ve boş işlerlerle doldurmayı iyi biliyorlar) ve tabii ki Peralta (süper dağınık, çoğu şeyi kafasına takmayan biri ama aynı zamanda çok iyi bir dedektif).

Bu karakterlerin aynı yerde çalışmaları öyle güzel harmanlanmış ki dizi hiç bitmesin istiyorsunuz. İyi seyirler.


Yazar: Jakob Corewill - 1/26/2019

13 Ocak 2019 Pazar

BESİN SEÇİMİNİN ÖNEMİ


Kurtulmanız Gereken Besinler:
• Tüm gluten kaynakları (tam listeyi ikinci bölümde bulabilirsiniz): Tam tahıl taneleri ve tam buğday içeren ekmekler, makarnalar ve erişteler, kekler, hamur işleri ve tahıl gevrekleri de bu listeye dâhildir.
• Karbonhidrat, şeker ve nişasta ihtiva eden her türlü işlenmiş gıda: mısır, patates, tatlı patates, cipsler, krakerler, kurabiyeler, hamur işleri, kekler, pizza hamuru, tatlı yoğurt ve pelteler, şekerli atıştırmalıklar, enerji barları, çörekler, reçel/marmelat ve meyve konserveleri, ketçap, işlenmiş krem peynirler, kuru meyveler, sporcu içecekleri, meşrubat ve gazozlar, kızarmış yiyecekler, bal, agave (sabır otu), şeker (beyaz ya da esmer), mısır şurubu ve akçağaç şurubu/pekmezi.
• Üzerinde "yağsız" ya da "yağ oranı azaltılmış" yazan tüm paketli gıdalar (elbette yapısı gereği yağsız ya da az yağlı olan su, hardal ve balsamik sirke gibi ürünler bu kuralın dışında kalmaktadır).
• Margarin ve işlenmiş sıvı yağlar (soya, mısır, pamuk, kanola, yer fıstığı, üzüm çekirdeği, ay çiçeği, pirinç kepeği ve buğday filizi yağları). Organik olup olmamalarının bir önemi yoktur.
• Fermente edilmemiş soya ürünleri (tofu ve soya sütü) ve soya içeren işlenmiş gıdalar. Ürün etiketlerindeki "soya proteini" ibaresine dikkat edin ve soya peyniri, soya eti, soyalı sosisler, soya dondurması ve soya yoğurdu tüketmeyin. Doğal yollarla mayalanan bazı soya sosları gluten içermese de piyasadaki pek çok markada glutene rastlanmıştır. Eğer yemeklerinizde soya sosu kullanmak istiyorsanız sadece soya içeren ve buğday içermeyen bir ürün tercih etmelisiniz (örneğin tamari sosu). Üzerlerinde "glutensiz" yazan ürünlere dikkat edin. Bu ürünlerin bazıları yapıları gereği glutensizdir. Ancak bu etiketle satılan ürünlerin çoğu işlenerek glutensiz hale getirilmiştir ve mısır nişastası, mısır unu, pirinç nişastası, patates nişastası ya da tapyoka nişastası gibi gluten görevi görecek ürünler içerirler. Gluten yerine geçen tüm bu ürünler de gluten kadar zararlıdır ve kan şekerinin ciddi şekilde yükselmesine sebep olurlar.
Yiyebileceğiniz Glutensiz Besinler:
Sağlıklı yağlar: Natürel sızma zeytinyağı, susam yağı, Hindistan cevizi yağı, otla beslenen hayvanlardan elde edilen iç yağı, organik ya da doğal otlarla beslenen hayvanların sütünden yapılan tereyağı ve "ghee" adı verilen tereyağı özü, badem sütü, avokado, Hindistan cevizi, zeytin çeşitleri, kuru yemişler ve kuru yemişlerden elde edilen yağlar, peynir çeşitleri (küflü peynirler hariç) ve tohumlar (keten tohumu, ay çekirdeği, kabak çekirdeği, susam).
Baharatlar, soslar ve çeşniler: Bu konuda da özgürsünüz ama ürünlerin içeriklerini okumayı unutmayın. Ketçapla ve meyve bazlı şekerli soslarla vedalaşmanın vakti geldi. Hardalı, yaban turbu sosunu, zeytin ezmesini ve salsayı dilediğiniz gibi tüketebilirsiniz ancak gluten, soya, buğday ve şeker içermemelerine dikkat edin. Baharatlar ve çeşniler konusunda bir kısıtlama yok ancak paketlenmiş ürünleri alırken buğday ve soyanın da işlendiği fabrikalarda üretilmemiş olmalarına dikkat edin.
Şeker oranı düşük meyveler: Avokado, dolmalık biber, salatalık, domates, sakız kabağı, balkabağı, patlıcan, limon ve misket limonu.
Protein: Yumurta, deniz balıkları (somon, ringa balığı, morina, lambuka, deniz alası, lagos, sardalya), kabuklu deniz ürünleri ve yumuşakçalar (karides, yengeç, ıstakoz, midye, kum midyesi, istiridye), organik ve otla beslenen çiftlik ve kümes hayvanlarının etleri (sığır, kuzu, domuz, karaciğer, bizon, tavuk, hindi, ördek, deve kuşu, dana) ve av etleri. • Sebzeler: Yeşil yapraklı sebzeler ve salatalar, kıvırcık lahana, ıspanak, brokoli, karalahana, pazı, lahana, soğan, mantar, karnabahar, Brüksel lahanası, enginar, alfalfa filizi, yeşil fasulye, kereviz, Çin lahanası, turp, su teresi, şalgam, kuşkonmaz, sarımsak, pırasa, rezene, arpacık soğan, taze soğan, zencefil, Meksika turbu, semizotu, su kestanesi. Sayacağım yiyecekleri de "aşırıya kaçmadan" tüketebilirsiniz (bu besinleri her gün az miktarda tüketebilirsiniz ancak ideal olan, haftada sadece birkaç kez tüketilmeleridir), Havuç ve yaban havucu.
Lor peyniri, yoğurt ve kefir: Az miktarda yemeklerinize ekleyebilir ya da sos olarak kullanabilirsiniz.
İnek sütü ve krema: Az miktarda yemeklerinize, çayınıza ya da kahvenize ekleyebilirsiniz.
Baklagiller (kuru fasulye, mercimek, bezelye): Humus nohutla yapıldığı halde istisnadır ve dilediğinizce tüketebilirsiniz.
Glutensiz tahıllar: Yabani kadife çiçeği, karabuğday, pirinç (kepekli, beyaz ve yabani pirinçler), akdarı, kinoa
Tatlandırıcılar: Doğal stevia ve çikolata (en az yüzde yetmiş kakao içeren bitter çikolataları tercih edin).
Şeker oranı yüksek meyveler: Kırmızı meyveler (böğürtlen, ahududu, çilek, Frenk üzümü, yaban mersini) en doğru seçim olacaktır. Mango, papaya, kayısı, kavun, erik ve ananas gibi şeker oranı yüksek meyvelerin dikkatli tüketilmeleri gerekir.

Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

LEPTİN VE GHRELİN HORMONU


Leptin, en basit tabirle ilkel bir hayatta kalma aracıdır. Açlığa verdiğimiz metabolik, hormonal ve davranışsal tepkilerle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin duygularımız ve davranışlarımız üzerinde çok güçlü bir etkisi vardır. Leptin birçok açıdan bir bekçi gibidir. Bu hormonu bir kez tam olarak algıladığınız zaman hormon sisteminizin geri kalanını idare etmek ve genel sağlığınızı kontrol altına almak çok kolay olacaktır. Leptin her ne kadar yağ hücrelerinde bulunsa da bu onun "kötü" olduğu anlamına gelmez. Vücutta aşırı miktarda bulunması elbette ki sorunlara, özellikle de dejeneratif hastalıklara ve ömrün kısalmasına yol açacaktır. Fakat leptin seviyesinin sağlıklı aralıkta olması bunun tam tersini sağlar; yaşlılığa bağlı pek çok rahatsızlığın önüne geçer ve ömrü uzatır. Bu hormona olan hassasiyetiniz ne kadar artarsa o kadar sağlıklı olursunuz. Hassasiyetten kastım, vücudunuzdaki reseptörlerin bu hormonu tanıma ve onu birçok görev için kullanma becerisidir.
Memelilerde leptinin temel görevi metabolizmayı kontrol etmektir. Çoğumuz bu görevin tiroide ait olduğunu sanırız fakat işin aslı şu ki metabolizma hızını ayarlayan tiroidi de leptin hormonu kontrol etmektedir. Leptin bütün enerji kaynaklarına hâkimdir. Acıkıp acıkmayacağımıza, yağ yakılması veya yağ depolanması gerektiğine leptin karar verir. Leptin enflamasyonun yanı sıra sinir sistemimizdeki sempatik ve parasempatik uyarılma arasındaki dengeyi de idare eder. Adrenaller ve cinsiyet hormonları da buna dâhil olmak üzere hormonal sisteminizde herhangi bir aksaklık varsa, bu aksaklığı leptin seviyenizi normal düzeye getirmeden düzeltmenizin imkânı yoktur.
Doyduğunuz zaman yağ hücreleriniz leptin salgılayarak beyninize yemeyi bırakmanızı söyler. Yani sizin fren mekanizmanızdır. Bu, leptin seviyesi düşük olan insanların neden aşırı yemek yeme eğiliminde olduklarını da açıklamaktadır.
Peki, leptin seviyesini düşüren şey nedir? Uyku eksikliği. Her ne kadar birbirleriyle çatışmaya meyilli olsalar da aslında leptin ve insülinin pek çok ortak noktası vardır. İkisi de enflamasyona sebep olabilecek (proenflamatuvar) moleküllerdir. Leptin hormonu hem vücudun enflamasyonla ilgili süreçlerinde önemli bir rol oynar hem de kendisi de bir enflamasyon sitokinidir. Tüm vücudunuzdaki yağ dokusu üzerinde oluşabilecek enflamasyonu kontrol eder. Ayrıca aşırı kilolu ve obez insanların beyin rahatsızlıklarına, akıl hastalıklarına ve nörodejeneratif hastalıklara sebep olabilecek enflamasyon problemlerine neden daha yatkın olduğunu açıklar niteliktedir.
Leptin ve insülin, vücuttaki komuta zincirinde üst kademelerdedir. Bu nedenle dengesizlikler vücudu zorlamakta ve bu hormonlar tarafından doğrudan kontrol edilmeyen her sistemi altüst etmektedir. Ayrıca leptini ve insülini olumsuz etkileyen şeyler de aşağı yukarı aynıdır ve onlara en büyük zararı karbonhidratlar verir. Karbonhidrat ne kadar rafine ve işlenmişse, insülin ve leptin hormonları da o kadar zarar görür. Aşırı karbonhidrat tüketiminin vücutaki insülin üretimine ve kan şekeri dengesine verdiği zararın, insülin direncine yol açtığını daha önce anlatmıştım. Aynı şey leptin için de geçerlidir. Leptin seviyesinde dalgalanmalar yaratan maddelerden vücuda aşırı miktarlarda girdiğinde leptin reseptörleri kendini kapatmaya başlar ve leptin direnci ortaya çıkar. Dolayısıyla da leptinin onlara verdiği mesajı alamamaya başlarlar.
Kısacası kontrolü elden bırakırlar ve siz de hastalıklar ve diğer bozukluklar karşısında savunmasız bir vücutla baş başa kalırsınız. Sonrasında leptininiz yükselse bile bir işe yaramaz, beyninize doyduğunuz ve yemeyi bırakmanız gerektiği sinyalini göndermemeye başlar. Tabii iştahınızı kontrol edemezseniz kilo alma ve obezite riskiniz artar de ki bu da beyin hastalıklarına yakalanma riskinizi artırır. Yapılan araştırmalara göre kandaki yüksek trigliserid (bitkisel ve hayvansal yağların ana bileşeni) seviyelerinin de çok fazla karbonhidrat tüketmenin leptin direncine yol açtığını göstermektedir.
Gezegendeki hiçbir gıda takviyesi leptin seviyenizi dengeleyemez. Dengeyi sağlamanın tek yolu, doğru beslenmeye ek olarak bir uyku düzeni oluşturmaktır. Leptin direnciniz var mı? Bu kendimize sormamız gereken bir sorudur.
Leptinin kilo kontrolündeki rolü ve insülin direncinin göstergeleri:
• Fazla kilolu olmak
• Ne kadar egzersiz yapılırsa yapılsın vücut şeklinin değişmemesi • Kilo vermeyi başaramamak veya kilo alımını durduramamak
• Canınızın sürekli "keyif verici yiyecekler" çekmesi
• Yemeklerden sonra halsizlik
• Sürekli stres ve anksiyete halinde olmak
• Sürekli ya da gecenin bir yarısı aç hissetmek
• Yemeklerden sonra atıştırma isteği
• Açlık trigliserid düzeyinin yüksek olması (100 mg/dL üzeri), özellikle de aynı veya daha yüksek seviyede kolesterolle birlikte
• Osteoporoz (kemik erimesi)
• Uykuya dalmada güçlük çekmek ve uykunun bölünmesi
• Yüksek tansiyon
• Sürekli şeker veya kafein gibi uyarıcı maddeler tüketme isteği
• Bel altı/kalça üstübölgede yağlanma (can simidi tipi yağlanma) Eğer leptin direnciniz olduğunudüşünüyorsanız paniklemenize gerek yok çünkü onuncu bölümde anlatılan programvücudunuzu tekrar düzene sokacaktır. 
GHRELİN HORMONU
Ghrelin hormonu leptinin aynadaki yansıması gibidir. Mideniz boş olduğunda mide tarafından salgılanır ve iştahınızı artırır. Beyninize bir şeyler yemeniz gerektiği mesajım gönderir. Tahmin edilebileceği gibi ghrelin ve leptin arasındaki denge bozulursa atıştırma isteğiniz, tokluk hissiniz, mutfaktaki baştan çıkarıcı yiyeceklere karşı koyma beceriniz ve bel ölçünüz tamamen kontrolden çıkacaktır.
Uykuyla ilgili araştırmalarda erkeklerde uyku yetersizliğinin sorumlusunun ghrelin seviyeleri olduğu görülmüştür. Bu durum iştahın artmasına ve yüksek karbonhidratlı, besleyici değeri düşük ve yendiğinde derhal yağa dönüşecek yiyeceklere yönelmelerine neden olmaktadır.
İştah hormonlarınız düzgün çalışmadığında beyninizle mideniz arasındaki bağlantı kopar. Bu da sizi aç olmadığınız halde aç olduğunuza inandırır ve zamanla karşı konulması çok zor hale gelecek açlık krizlerine, oradan da kırılması zor bir yağ depolama girdabına sürükler. Bu girdapsa sizi kan şekerinizin dengesini bozacak, enflamasyona ve beyin hastalıklarına neden olacak daha derin çıkmazlara iter.
Kısacası eğer iştahınızı kontrol edemiyorsanız kan kimyanızı, metabolizmanızı, bel ölçünüzü ve resmin geneline bakacak olursak beyin sağlığınızı korumak için şansa ihtiyacınız vardır.
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

ÖNEMLİ BESİN KAYNAKLARI


DHA: Daha önce de bahsettiğim gibi dokosaheksaenoik asit, yani DHA, gıda takviyelerinin kralıdır. DHA beyindeki omega-3 depolarının yüzde 90'ından fazlasına denk gelen bir omega-3 yağ asididir. Bir nöronun plazma zarının ağırlığının yüzde 50'si DHA'dan oluşmaktadır. Ayrıca kalp dokusunun kilit öğelerindendir. DHA, beyni koruyan maddeler arasında etkisi kesin olarak kanıtlanmış olan en değerli besin türüdür.
DHA Kaynakları: Balık yağı, somon balığı yağı, hamsi yağı. Keten tohumu yağı ya da avokado. Dha içeren tüm besin grupları
Zerdeçal: (Hint safranı, Curcuma longa): Zerdeçal, zencefilgiller ailesinin yoğun bilimsel araştırmalara tabi tutulan ve aktif maddesi kurkuminin antienflamatuvar ve antioksidan özelliklerinden dolayı dikkat çeken bir üyesidir. İçeriğinde bulunan kurkuminin mitokondrilerimizi korumakla görevli antioksidanların üretilmesini sağlayan bir dizi geni aktif hale getirebilme özelliği vardır. Kurkumin aynı zamanda glikoz metabolizmasını da güçlendirmektedir.
Probiyotikler: Geçtiğimiz yıllarda yapılan birçok araştırma, probiyotik, yani bağırsaktaki bazı bakterileri destekleyen canlı mikroorganizmalar içeren yiyecekler tüketmenin beyin davranışlarını olumlu etkileyerek stresi, anksiyeteyi ve depresyonu azaltmada etkili olduğunu göstermiştir. Bu bakteriler beyin sağlığı ve sinirlerin işlevselliği açısından çok büyük önem taşıyan serotonin, dopamin ve sinir büyüme faktörü gibi nörokimyasalların üretilmesinde, emilmesinde ve taşınmasında da rol oynarlar. Bunun nasıl olduğunu tam olarak anlayabilmek için mikroflora, bağırsaklar ve beyin arasındaki ilişkiye dair hızlı bir derse ihtiyacımız olabilir. 11 Bağırsaklarınız sizin "ikinci beyniniz"dir. 12 Bu hâlâ araştırılmakta olan heyecan verici bir konudur ve geçtiğimiz yıllarda beynin ve sindirim sisteminin birbirleriyle yakından ilişkili olduğu kanıtlanmıştır.
Bu iki yönlü bağlantıda beyin, bağırsaklarınızdaki aktivitelerle ilgili bilgi toplar, buna karşılık merkezi sinir sisteminiz de bağırsaklara bilgi göndererek sistemin en iyi şekilde işlemesini sağlar. Bütün bu bilgi alışverişi bizim yeme davranışlarımızı ve sindirimimizi kontrol altına almamızı, hatta geceleri rahat uyumamızı sağlamaktadır. Bağırsaklar hormonal sinyaller aracılığıyla beyne açlık, tokluk ve bağırsak iltihabından kaynaklanan ağrılar gibi çeşitli bilgiler gönderir. Bağırsaklar, kontrol altına alınmamış çölyak hastalığı, irritabl bağırsak sendromu (IBS) ya da Crohn Hastalığı gibi doğrudan onu hedef alan hastalıklar söz konusu olduğunda da genel sağlığımız üzerinde oldukça etkili bir organdır.
Nasıl hissettiğimiz, ne kadar iyi uyuduğumuz, enerji seviyemiz, ne kadar acı hissettiğimiz, hatta nasıl düşündüğümüz bile bağırsaklarla bağlantılıdır. Araştırmacılar bağırsaklarda aktif olarak bulunan bazı bakterilerin obeziteyle, enflamasyonlu ve fonksiyonel mide ve bağırsak hastalıklarıyla, kronik ağrılarla, otizmle ve depresyonla bağlantılarını araştırmaktadır. Ayrıca bu bakterilerin duygularımız üzerindeki etkisi de şu anda incelenen konular arasındadır. 13 Kısacası bağırsak sağlığımız, genel sağlığımız üzerinde aklımızın alamayacağı kadar büyük bir rol oynamaktadır. Kendimizi iyi hissetmemiz, bağırsaklarımız tarafından toplanıp beynimize yollanan verilerle doğrudan bağlantılıdır.
Peki, bu sisteme bağırsakların önemli iş ortaklarından olan faydalı bakteriler tüketerek destek olabiliyorsak bunu neden yapmayalım? Her ne kadar birçok yiyecek, özellikle de yoğurtlar ve içecekler probiyotik özelliklerle donatılarak piyasaya sürülüyorsa da bunlar genelde yüksek miktarda şeker de içerir. Probiyotik desteğinizi, aralarında Laktobasilus asidofilus ve bifidobakteriler de bulunan ve en az on farklı tür ve kapsül başına on milyar aktif bakteri içeren gıda takviyelerinden almanızı öneririm.
Hindistan cevizi yağı: Beyin için müthişbir yakıt olmasının yanı sıra enflamasyonu da azaltır. Sade olarak bir kaşık içebilir veya yiyeceklerinizi hazırlarken içine katabilirsiniz. 
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

ORUÇ VE ÖNEMİ -GLUTENSİZ HAYAT


Diğer memelilerin beyinlerinden farklı olarak insan beyni, kıtlık dönemlerinde alternatif kalori kaynakları bulabilmektedir. Günlük beslenmemizde beynimize enerji kaynağı olarak genelde glikozu sunarız. Öğün aralarındaki yemek yemediğimiz anlardaysa beynimiz büyük oranda karaciğer ve kaslarımızdaki glikojenden elde edilen glikoz salgısıyla beslenmeye devam eder. Fakat bu glikojen kaynakları ancak belli bir noktaya kadar glikoz sağlayabilmektedir. Kaynaklar tükendiğindeyse metabolizmamız farklı bir moda geçer ve kaslarımızda bulunan proteinden aminoasit elde ederek yeni glikoz molekülleri üretmeye başlar. Bu duruma glukoneogenez adı verilir.
Olumlu açıdan bakarsak bu sürecin sonunda sistemimizin ihtiyacı olan glukozu elde ederiz. Ancak diğer açıdan bakarsak bunun için kaslarımızı feda ettiğimizi söyleyebiliriz ve bir avcı-toplayıcı için kas kaybı hiç de iyi bir şey değildir. Neyse ki insan fizyolojisi beynimize yakıt sağlamak için birden fazla yönteme sahiptir. Yiyecek bulamadığı üç günün sonunda karaciğer, keton yaratmak amacıyla vücuttaki yağları parçalamaya başlar. Bu durumda beta-HBA beyin için güçlü bir kaynak görevi görür ve kıtlık esnasında beyin fonksiyonlarımızı yitirmeden idare etmemizi sağlar. Bu alternatif enerji kaynağı sayesinde glikoneogeneze gerek kalmaz ve böylece kas kütlemizi kaybetmemiş oluruz.
Günlük beslenmeye eklenen bir miktar Hindistan cevizi yağıyla kolayca alınabilecek beta-HBA sayesinde vücuttaki antioksidan fonksiyonlarının düzenlenebileceğii, mitokondri sayısının artırılabileceğini ve yeni beyin hücrelerinin oluşumunun hızlandırılabileceği yapılan araştırmalarca kanıtlanmıştır.
Kısa süreli yapılan oruç (48 veya 72 saat, suyla) sadece BDNF üretimini sağlayan genetik sistemi harekete geçirmekle kalmayarak Nrf2 yolunu da güçlendirir. Böylece vücudun toksinlerden arınmasını hızlandırır, enflamasyonu azaltır ve beyni koruyan antioksidanların üretimini artırır. Oruç sayesinde beyin, enerji kaynağı olarak glikoz yerine karaciğerde üretilen ketonu kullanmaya başlar. Beyin enerji kaynağı olarak keton metabolize etmeye başladığındaysa mitokondriyal genler aktif hale gelir, apoptoz (hücre intiharı) azalır ve böylece mitokondriyal yenilenme başlar. Kısacası oruç, enerji üretimini artırarak daha net düşünmemizi sağlayan ve daha iyi işleyen bir beyne sahip olmamızın yolunu açar.
Bildiğiniz gibi karbonhidrat tüketmek insülin üretimini artırır ve bu da yağ üretimine, yağ bağlamaya ve yağ yakımının azalmasına neden olur. Ayrıca karbonhidrat tüketmeye devam ettiğimiz sürece, hücrelere yağ depolanmasını sağlayan lipoprotein lipazadı verilen bir enzim üretiriz. Yani karbonhidrat aldıkça insülinimiz yağları hücrelere hapseden bir enzimi harekete geçirir. Daha önce de anlattığım gibi karbonhidrat yerine yağ yaktığımızda ketozise gireriz. Bu kötü bir şey değildirve vücutlarımız bunu yeryüzünde var olduğumuzdan beri gerçekleştirebilmektedir. Hatta hafif bir ketozis durumu sağlık açısından faydalıdır. Sabahları uyandığımızda hafif ketotik bir halde oluruz, karaciğerimiz yakıt sağlamak amacıyla vücuttaki yağı kullanmaktadır. Kalbimiz ve beynimiz yakıt olarak ketonla çalışırken kan şekeriyle çalıştıkları zamanlardakine oranla yüzde 25 daha verimlidir. Sağlıklı, normal beyin hücreleri ketondan güç aldıkları zaman inanılmaz bir performans sergiler.
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

GLUTEN HASSASİYETİ


Bu kısımda netliğe kavuşacak olan bilgiyse şu: Glutensiz beslenmenin ve tahılsız yaşam tarzının benimsenmesi, milyonlarca kişiyi etkileyen bu beyin hastalıklarından kurtulmanın en sağlam yollarından biridir. Bu basit "reçete" çoğu zaman ilaç tedavisine galip geliyor.
Uykusuzluk, hava değişimi, besinlerdeki kimyasallar, sinüslerde tıkanıklık, kafa travması, beyin tümörleri ya da aşırı alkol tüketimi gibi baş ağrılarını tetikleyen sayısız neden bulunmaktadır. Baş ağrılarının, özellikle de migrenin biyokimyası aktif bir araştırma konusudur. Fakat artık bu konuda eskisinden çok daha fazla bilgi sahibiyiz. Nedeni —ve çaresi— bulanamayan baş ağrısı vakalarının onda dokuzu gluten hassasiyetinden kaynaklanmaktadır.
Göbeğiniz ne kadar büyürse baş ağrısı çekme riskiniz de o kadar artar. Söz konusu baş ağrısı olduğunda yaşam tarzımızı ve beslenme alışkanlıklarımızı gözden geçirmek aklımıza gelmez. Bunun yerine ilaçlara sarılır ve bir sonraki darbeyi beklemeye başlarız. Oysaki bugüne kadar yapılan bütün çalışmalar baş ağrısının kontrol altına alınmasında, tedavi edilmesinde ve tamamen ortadan kaldırılmasında yaşam tarzının çok önemli bir rol oynadığını gösteriyor.
Eğer enflamasyon kaynaklarını kısıtlayabilirseniz (fazla kilolardan kurtulmak, gluteni hayatınızdan çıkarmak, karbonhidrat oranı düşük ve sağlıklı yağ oranı yüksek bir beslenme programı uygulamak ve kan şekerinizi dengede tutmak vb.) baş ağrılarınızı da kontrol altına alabilirsiniz.
Birkaç İpucu:
• Bir uyku düzeni oluşturun ve onu harfiyen uygulayın. Bu, vücudunuzdaki hormonların dengelenmesi ve vücudun bütün fizyolojik dengelerinin ideal olduğu homeostazi durumunun korunması için çok önemlidir.
• Yağlarınızdan kurtulun, kilonuz arttıkça baş ağrılarıyla karşılaşma riskiniz de artar. • Hareket edin, hareketsizlik enflamasyonu tetikler.
• Kafein ve alkol kullanımına dikkat edin. Bu maddelerin gereğinden fazla tüketilmesi baş ağrılarını tetikler. • Öğün atlamaktan ya da aşırı yemekten kaçının. Tıpkı uyku düzeni gibi beslenme alışkanlıkları da baş ağrısı riskini etkileyen hormonların kontrol altına alınmasını sağlar.
• Aşırı stresten, endişeden ve hatta heyecandan kaçının. Tüm bu duygular baş ağrısını tetikler. Migren sorunu olanlar, beyin damarlarını değiştiren bazı kimyasalların açığa çıkmasına neden olarak migren krizlerine sebebiyet veren stresli olaylara karşı aşırı hassastır. Üstelik endişe ve kaygı gibi duygular, kaslardaki gerilimi artırıp kan damarlarını genişleterek migren krizlerinin şiddetlenmesine neden olur.
• Gluteni, koruyucumaddeleri, katkı maddelerini ve işlenmiş gıdaları hayatınızdan çıkarın. 
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

ANTİOKSİDANLAR - GLUTENSİZ HAYAT


Vücudumuz hem çevresel yollarla maruz kaldığımız hem de metabolizmamızın normal işleyişi sırasında üretilen toksinlerle mücadele edebilmek için bir dizi enzim üretir. Bu enzimlerin üretimi DNA tarafından yönetilir ve bu da yüz binlerce yıl süren bir evrimin sonucudur. Glutatyon insan beyninin en önemli detoksifikasyon unsurlarından biri olarak bilinir. Basit yapılı bir kimyasal olan madde sadece üç amino asitten oluşan bir tripeptittir. Ancak bu basit yapısına rağmen beyin sağlığı açısından önemli bir role sahiptir.
Öncelikle hücre fizyolojisi için değerli bir antioksidandır; hücreleri sadece serbest radikallerin verdiği hasara karşı korumakla kalmaz, canlılığın devamını sağlayan hassas mitokondrilerin korunmasına da yardımcı olur. O kadar önemli bir antioksidandır ki hücre sağlığı değerlendirilirken hücresel glutatyon seviyelerine bakılır. Pek çok farklı toksine bağlanarak onların etkisini azaltan glutatyon, detoksifikasyon kimyasının güçlü bir unsurudur. En önemlisi de çoğu toksini suda daha kolay çözünebilir hale getirerek vücuttan daha kolay atılmalarını sağlayan glutatyon S-transferaz enziminin substratı (enzimlerin tepkimesinden sentezlenen veya bu yolla ayrışan madde) olmasıdır. Bu enzimin işlevlerindeki yetersizlik, aralarında melanomun, şeker hastalığının, astımın, meme kanserinin, Alzheimer hastalığının, ALS hastalığının, glokomun, akciğer kanserinin ve migrenin de bulunduğu pek çok sağlık sorunuyla yakından ilişkilidir.
Önemli bir antioksidan olmasının yanı sıra detoksifikasyon sürecinin de baş aktörlerinden biri olan glutatyonun rolünü göz önüne aldığınızda, glutatyon seviyelerinizi niçin yükseltmeniz ve korumanız gerektiğini anlarsınız. Göstereceğim yöntem size bunu başarmanızda yardımcı olacak. Kalori kısıtlamasının Nrf2 proteinini aktif hale getirdiği, laboratuvar çalışmalarıyla kanıtlanmıştır.
Bazı doğal bileşenlerin de Nrf2'yi aktif hale getirerek antioksidan üretimine ve detoksifikasyona yardımcı olduğu tespit edilmiştir. Bu bileşenlerden bazıları şunlardır: zerdeçalda bulunan kurkumin, yeşil çay ekstresi, silimarin (MeryemAna dikeni), bacopa bitkisi ekstresi, DHA, sülforafan (brokolide bulunur) veHint ginsengi (aşvaganda). Tüm bu maddeler vücudun doğal antioksidan üretimini desteklemektedir. Eğer bunlardan hiçbirini tüketmiyorsanız kahvenin de (Türkkahvesi, Filtre kahve) Nrf2'yi aktif hale getiren güçlü bileşenlerden biriolduğunu öğrenmek sizi mutlu edecektir. Kahveye bu olumlu etkisini kazandıran moleküllerden bazıları kahvede doğal halde bulunurken bazıları da kavrulduğunda açığa çıkmaktadır. Nrf2'nin aktif hale gelmesi hem antioksidan etki sağlar hemde vücudun detoksifikasyon mekanizmalarını güçlendiren ve enflamasyonu yatıştıran koruyucu kimyasalların üretiminden sorumlu genleri aktif hale getirir. Yani her şey beyin için.
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

OMEGA 3 / DHA / EPA


Beyni güçlendiren moleküller arasında en dikkat çekici olanı DHA (dokosaheksaenoik asit-OMEGA 3) molekülüdür. Bilim insanlarının bu kritik beyin yağını son yıllarda büyük bir ilgiyle incelemelerinin en az üç sebebi vardır. Öncelikle insan beyninin üçte ikisi yağlardan ve bu yağların da dörtte biri DHA'dan oluşur. Yapısal olarak DHA, beyin hücrelerini çevreleyen zarların, özellikle de beynin işlevlerini etkili bir biçimde yerine getirmesini sağlayan sinapsların temel taşıdır.
İkinci sebep, DHA'nın enflamasyonu etkili bir şekilde dengelemesidir. Tahrip edici enflamatuvar kimyasalların üretimini başlatan COX-2 enziminin etkinliğini doğal yollardan azaltan DHA, vücuda yanlış beslenme yoluyla giren düşmanlarla karşılaştığında tam bir savaşçıya dönüşür. Gluten hassasiyeti olan bünyelerin bağırsak çeperinde savaş çıktığı zaman enflamasyona karşı savaşır. Şeker oranı yüksek beslenmenin, özellikle de fruktozun yıkıcı etkilerinin önüne geçer ve beyinde karbonhidrat oranı yüksek beslenmeden kaynaklanabilecek metabolik işlev bozukluklarını önler. DHA'nın üçüncü ve kuşkusuz en heyecan verici özelliğiyse BDNF üretimi için gen ifadesini düzenlemesidir. Kısacası DHA, beyin hücrelerinin üretimine, etkileşimine ve varlıklarını sürdürebilmelerine yardımcı olan ve işlevselliklerini artıran bir orkestra şefi görevini üstlenir.
Hücrelerimizin tükettiğimiz besinlerden alacağımız antioksidana ihtiyacı yoktur; ihtiyaç olması halinde antioksidan enzim üretebilme becerisine doğuştan sahiptirler. Yükselen serbest radikal seviyeleri hücre çekirdeğinde bulunan Nrf2 adındaki özel bir proteini açığa çıkarır. Nrf2 proteini vücudun en önemli antioksidanlarının yanı sıra toksin azaltıcı enzimlerin de üretimini tetikleyen bir kilit oyuncudur. Vücutta yükselen serbest radikal seviyeleri antioksidan üretiminin artmasını sağlıyorsa Nrf2 proteinini aktif hale getirmek için başka ne yapabiliriz? İşte, hikâyenin en heyecanlı kısmı!
Yapılan sonaraştırmalarda güçlü antioksidanlar ve toksin azaltıcı enzimler üretebilengenleri aktif hale getiren Nrf2'yi açığa çıkaracak pek çok değiştirilebilirfaktör ortaya konmuştur. Vanderbilt Üniversitesi'nden Doktor Ling Gao, omega-3yağ asitleri EPA ve DHA'nın okside olduklarında Nrf2'nin yolunu açtıklarınıtespit etmiştir. Balık yağı tüketen kişilerin serbest radikallerden daha azzarar gördüğü uzun yıllardır biliniyordu. Ancak balık yağı ve antioksidanlarınkoruyucu özelliği arasındaki ilişki bu çalışmayla netlik kazanmıştır. DoktorGao bu durumu raporunda şöyle açıklamıştır: "Elimizdeki veriler, vücuttaEPA ve DHA'nın okside olmasıyla açığa çıkan bileşenler yeterli yoğunluğaulaştığında Nrf2 kökenli antioksidanın ve toksin azaltıcı savunma sistemlerininaktif hale gelebileceği savını desteklemektedir."
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

KETON - GLUTENSİZ HAYAT


Uzun yıllar boyunca insan bedeninde keton üretiminin temel kaynağının karaciğer olduğu düşünüldü. Bugün beynin de astrosit adı verilen özel hücreleriyle keton üretebildiğini biliyoruz. Bu keton bileşikleri yüksek nöroprotektif (nöron koruyucu) etkilere sahiptir. Beyindeki serbest radikal üretimini azaltır, mitokondriyal biyogenezi artırır ve beyin kökenli antioksidanların üretimini desteklerler. Bunun dışında ketonlar, beyin hücrelerinin kendilerini yok etmesine yol açan apoptotik yolları da tıkar.
İnsan fizyolojisi kandaki keton seviyeleriyle belli bir noktaya kadar baş edebilecek şekilde evrilmiştir. Aslında bizi hayvanlar âlemindeki diğer tüm dostlarımızdan ayıran bu yeteneğimizi, yüksek beyin-vücut kütlesi oranımıza ya da beynimizin yüksek enerji gereksinimine bağlamak mümkündür. Dinlenme halindeyken vücudumuzdaki oksijenin yüzde 20'si, vücudumuzun sadece yüzde 2'sini oluşturan beynimiz tarafından kullanılır. Evrimsel açıdan bakıldığında kan şekerimiz düştüğü zaman ve karaciğer glikojenlerimiz tükendiğinde (yani karnımız acıktığında) ketonları yakıt olarak kullanabilme yeteneğimiz, hayatta kalabilmek için avcılığa ve toplayıcılığa devam etmemiz gerektiği dönemlerde son derece elzemdi.
Zerdeçal baharatının ana etken maddesi olan kurkumin, günümüzde çok sayıda bilimsel araştırmaya konu olmakta ve beyinle ilişkisi özellikle dikkat çekmektedir. Geleneksel Hint ve Çin tıbbında uzun yıllardır kullanılan kurkumin, antioksidan, antienflamatuvar, anti-fungal* ve anti-bakteriyel etkileriyle bilinmektedir. Öte yandan BDNF'yi yükseltme özelliği dünyanın dört bir yanındaki nörobilimcilerin ve özellikle de bol miktarda zerdeçal tüketen toplumlarda bunama görülme sıklığının belirgin şekilde düşük olmasının nedenlerini araştıran epidemiyoloji uzmanlarının dikkatini çekmektedir.
Yazar: Jakob Corewill - 1/13/2019

5 Ocak 2019 Cumartesi

GLİKOZ VE FRUKTOZ


Vücudumuz patatesten aldığımız 100 kalori değerindeki glikozla glikoz ve fruktozun karışımından oluşan 100 kalori değerindeki sofra şekerini farklı yollarla metabolize eder. Neden mi? Fruktoz karaciğerin sorumluluğundadır, karbonhidratlarda ve nişastalı ürünlerde bulunan glikozsa vücuttaki bütün hücreler tarafından işlenir. Yani aynı anda hem glikoz hem de fruktoz tükettiğinizde karaciğeriniz aynı miktarda kaloriyi glikozdan aldığı zamankinden daha fazla çalışacaktır. Bu şekerlerin sıvı halde bulunduğu meşrubatları ve meyve sularını tükettiğinizde de yine karaciğeriniz yorulacaktır. Sıvı haldeki şekeri içmekle aynı miktarda şekeri yiyeceklerden, örneğin bir elmadan almak aynı şey değildir.
Fruktoz doğal karbonhidratların en tatlısıdır, ona bu kadar düşkün olmamız da bununla açıklanabilir. Fakat doğal şekerler içinde glisemik indeksi en düşük olan da odur. Bunun nedeniyse son derece basit: Fruktoz, büyük bir kısmı karaciğer tarafından metabolize edildiği için genel dolaşıma katılarak kan şekerini yükselten sofra şekerinin ve fruktoz oranı yüksek mısır şurubunun aksine kan şekeri ve insülin seviyeleri üzerinde anlık bir etki yaratmaz. Ancak bu gerçeğin sizi yanıltmasına izin vermeyin. Fruktozun anlık bir etkisi olmasa da yapay yollardan alınan yüksek miktardaki fruktozun uzun vadedeki etkileri bilimsel yollardan kanıtlamıştır.
Glikoz tüketimi; bozulmuş glikoz toleransıyla, insülin direnciyle, kan yağlanmasıyla ve yüksek tansiyonla doğrudan ilişkilidir. Fruktoz, metabolizmamızı düzenleyen en önemli iki hormon olan insülin ve leptin salgılanmasını da tetiklemediği için, fruktoz oranı yüksek bir beslenme şekli obeziteye ve metabolik sorunlara neden olabilir.
Fruktoz, meyve ve balda bulunan doğal bir şeker türü olup tıpkı glikoz gibi bir monosakkarittir. Öte yandan sofra şekeri —kahvemize koyduğumuz ya da kurabiye hamuruna boca ettiğimiz, beyaz, tanecikli şey— glikoz ve fruktozun birleşmesiyle oluşur, yani bir disakkarittir (birbirine bağlanmış iki molekül). Meşrubatların, meyve sularının ve çoğu işlenmiş gıdanın içinde bulunan fruktoz oranı yüksek mısır şurubu da iki farklı molekülün birleşmesinden oluşur ama fruktoz oranı daha baskındır — yüzde 55'i fruktozdan, yüzde 42'si glikozdan, yüzde 3'ü ise diğer karbonhidratlardan oluşur. Fruktoz oranı yüksek olan mısır şurubu, meşrubatlarda ve gıda ürünlerinde sofra şekerine ucuz bir alternatif olarak 1978 yılında kullanılmaya başlandı.
Medyada bu yapay malzemenin obezite salgınının baş sorumlusu olarak tanıtıldığını duymuşsunuzdur. Fakat burada atladığımız bir nokta var. Evet, kalınlaşan bel çevremizin ve buna bağlı olarak gelişen obezite ve şeker hastalığı gibi sorunların faturasını bol fruktozlu mısır şurubuna kesebiliriz. Ama bu fatura aslında tüm şekerlere kesilmelidir çünkü tüm şekerler aynı ortak özelliklere sahip bimoleküler karbonhidratlardır. Uzun şeker molekülleri olan karbonhidratlar, yağlardan (yağ asidi zincirleri), proteinlerden (amino asit zincirleri) ve DNA'dan bu özellikleriyle ayrılır. Ama tüm karbonhidratların eşit yaratılmadığını artık biliyorsunuz. İnsan vücudu da tüm karbonhidratları aynı işlemden geçirmiyor. Buradaki ayırt edici nokta, ilgili karbonhidratın kan şekerini ve insülin seviyelerini ne kadar yükselteceğidir.
Karbonhidrat ve özellikle de basit glikoz oranı yüksek olan yiyecekler pankreastan salgılanan insülinin artmasına ve şekerin hücrelerde depolanmasına neden olur. Sindirim esnasında karbonhidratlar yıkıma uğrar ve açığa çıkan şeker kana karışır. Pankreas da glikozun hücrelere girmesini sağlamak için insülin üretimini artırır. Yüksek kan şekeri seviyeleriyse zaman içinde pankreasın daha fazla insülin salgılamasına neden olur. Bu nedenle kan şekerini en hızlı yükselten karbonhidratlar, en şişmanlatıcı olanlardır.
Aralarında rafine unla yapılan her türlü hamur işinin (ekmekler, tahıl gevrekleri, makarnalar); pirinç, patates ve mısır gibi nişastalı besinlerin; meşrubat, bira ve meyve suyu gibi sıvı karbonhidratların da bulunduğu bu ürünler çok hızlı sindirilir. Kanı âdeta şeker yağmuruna tutarak insülin salgılanmasına neden olurlar, sonrasında da fazla kaloriler vücutta yağ olarak depolanır. Peki ya sebzelerdeki karbonhidratlar ne yapar? Bu karbonhidratlar, özellikle de brokoli ve ıspanak gibi yeşil sebzelerin içinde bulunanlar sindirilemeyen lifler içerdiği için bunların vücutta yıkıma uğramaları daha uzun sürer. Lifler tarafından yavaşlatılan bu süreç esnasında glikoz kana daha yavaş karışır. Üstelik sebzeler nişastadan daha fazla su içerir ve vücudun bu ürünlerdeki şekere verdiği tepki de bu sayede biraz daha "hafifler". Meyve yediğimizde de meyvenin içerdiği su ve lifler, kan şekeri üzerindeki etkisini "hafifletecektir." Aynı ağırlıktaki bir patates ve bir şeftali üzerinden örnek verecek olursak patatesin kan şekeri üzerindeki etkisi sulu ve posalı şeftalininkinden çok daha fazla olacaktır. Ancak bu elbette ki şeftalinin ya da başka herhangi bir meyvenin sorunlara yol açmayacağı anlamına gelmiyor.
Birkaç tane elmanın suyunu sıkarak 350 mililitrelik bir içecek hazırladığınızda şeker kaynaklı 85 kalori içeren bir bomba elde edersiniz ve bu da bir kutu gazozun kalorisiyle aynıdır. Bu fruktoz karaciğere ulaştığında büyük bir kısmı yağa çevrilerek yağ hücrelerine gönderilir. Bundan kırk yıl önce biyokimyagerlerin fruktozu bilinen en şişmanlatıcı karbonhidrat ilan etmeleri boşuna değildir. Vücudumuz her öğünde bu basit dönüştürme işlemini yapmaya alıştığında kas dokularımızı bile insüline karşı dirençli hale getiren büyük bir tuzağa düşeriz.
Fruktoz, kan şekeri ve insülin üzerinde anlık bir etki göstermese de zaman içinde —belki birkaç yıl— insülin direncine neden olarak kalorilerin yağ olarak depolanması sürecini hızlandırabilmektedir. Bu durumda vücudumuzun yakıt ibresi sürekli yağ depolamayı gösterecektir." Şeker bağımlılığımızla ilgili en rahatsız edici durumsa fruktoz ve glikozu karıştırdığımızda —sofra şekeri içeren yiyecekler yediğimizde— ortaya çıkar. Fruktoz kan şekerimiz üzerinde anlık bir etki yaratmaz ama glikoz, insülin salgılarını uyarıp yağ hücrelerine daha fazla yağ depolamaları için "hazır olun" mesajı gönderir.
Ne kadar çok şeker tüketirsek vücudumuza yolladığımız "şekeri yağa çevir" mesajı da o kadar güçlenir. Bu durum sadece karaciğeri etkileyerek karaciğer yağlanması adı verilen hastalığa neden olmakla kalmaz, vücudun tamamını etkiler. Bel çevrenizde bir can simidine, bira göbeğine ve en hayati organlarımızın etrafını sararak yaşamı tehdit eden organ yağlanmalarına bir merhaba deyin.
LDL'nin —şu, sözde"kötü kolesterol"— insana hayat veren kolesterolü beyin hücrelerine ulaştıranönemli bir taşıyıcı protein olduğundan daha önce de bahsetmiştim. Ancak LDLoksidasyona uğradığında damarları yerle bir eder ve biz, glikasyona uğrayanLDL'nin —sonuçta LDL de bir proteindir— oksidasyonu ciddi bir biçimdeartırdığını artık biliyoruz. Oksidatif stres ve şeker arasındaki bağı inkâretmek imkânsızdır. Proteinler glikasyona uğradığında serbest radikal oluşumuelli kat artar ve bu da önce hücresel işlevlerin azalmasına, sonra dahücrelerin ölmesine neden olur. Bu durum serbest radikal üretimi, oksidatifstres ve bilişsel çöküş arasındaki güçlü ilişkinin önemine dikkat çekmektedir.Oksidatif stresin beyin dejenerasyonuyla doğrudan ilişkili olduğunu biliyoruz.Eğer oksidatif stresi azaltmak ve beyninizi serbest radikallerin neden olduğuhasardan korumak istiyorsanız protein glikasyonunu azaltmalısınız. Bunu daancak şekerle bağlarınızı kopararak yapabilirsiniz. Kısa ve net! 
Yazar: Jakob Corewill - 1/05/2019